Bu sözler, edebiyat dünyasının en sarsıcı, en melankolik başyapıtlarından birine ait: Marguerite Duras’nın Sevgili (L'Amant) romanına. Birçoğumuz bu hikâyeyi 1992 yapımı o ünlü sinema filmiyle tanıdık: The Lover. Ancak beyaz perdenin ve bir kitap sayfalarının arkasında, kurgudan çok daha karanlık, çok daha trajik gerçek bir hikaye var. Bugün size; sömürgeciliğin, ırkçılığın, parçalanmış bir ailenin, zalimliğinin, sosyal baskıların ve tüm bu yıkımın ortasında yeşeren yasak bir aşkın gerçek hikâyesini anlatacağım.
Yıl 1929. Yer, Fransız sömürgesi altındaki Vietnam. 15 yaşındaki Marguerite Duras için hayat bir cehennemden farksızdı. Babasını kaybetmişti. Annesi, akıl sağlığını yitirmek üzere olan, sürekli paraya sıkışmış bir öğretmendi. En büyük abisi ise tam bir felaketti; afyon bağımlısıydı, hırsızlık yapıyordu ve evde hem Marguerite’e hem de küçük erkek kardeşine acımasızca fiziksel şiddet uyguluyordu. Aile, derin bir sefaletin ve şiddetin pençesindeydi.
Böyle bir kaosun ortasında, okuluna gitmek için Mekong Nehri'ni geçen bir feribotun güvertesinde duruyordu Marguerite. Başında büyük bir erkek fötr şapkası, üzerinde eski bir ipek elbise ve ayağında yaldızlı ayakkabılar vardı. Kıyafeti rüküş, duruşu ise büyüleyiciydi. Tam o sırada feribotta, siyah lüks bir limuzinin içinde oturan 27 yaşında, şık giyimli Çinli bir adamın dikkatini çekti. Bu adam, bölgenin en zengin iş insanlarından birinin oğlu olan Huỳnh Thủy Lê idi. Muazzam bir servetin içine doğmuş, Paris'te eğitim almış, görünürde her şeye sahip bir adam; ancak kendi hayatı üzerinde söz hakkı olmayan, katı geleneklerin ve babasının gölgesinde sıkışıp kalmış kırılgan bir ruh.
Adam limuzinden inip kızın yanına çekinerek, adeta ürkerek geldi. Dış dünyadaki tüm kötülüklerden kaçıp sığındıkları, zamanın durduğu Saigon'da bir bekar odasında 18 ay boyunca devam edecek aşk hikayesi böyle başladı.
Ancak bu ilişki sadece iki insan arasında yaşanmıyordu; arkasında sömürgeciliğin ve ırkçılığın yüzü vardı. Marguerite sefalet içinde yaşayan beyaz bir sömürgeciydi; adam ise Fransa’da eğitimini tamamlamış yerli ve çok zengin bir Asyalıydı. Dönemin katı kurallarına göre beyaz bir kadının bir Asyalı ile birlikte olması en büyük utanç, en büyük tabuydu. Küçük Sa Đéc kasabasında, lüks bir limuzinde gezen bu iki gencin ilişkisini aslında tüm kasaba biliyordu ve büyük bir skandal olarak konuşuluyordu.
Marguerite’in ailesi bu gizli ilişkiyi fark etmekte gecikmedi. Ancak kızlarını korumak yerine, kendi avantajlarına çevirdiler. Huỳnh Thủy Lê, ailenin tüm borçlarını ödedi, onları lüks restoranlarda ağırladı, abisinin kumar ve afyon borçlarını kapattı. Fakat Marguerite’in ailesi adamın parasını büyük bir iştahla yerken, onunla aynı masada otururken bile yüzüne bakmıyor, onu insan yerine koymuyorlardı. Marguerite bu adama karşı duygusal bir duvar örmüştü. Ona, "Seni sevmiyorum, sadece paran için buradayım" diyordu. Huỳnh Thủy Lê ise çaresizce aşık olduğu bu küçük kızın kollarında, hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka bir şey yapamıyordu.
Ancak adamın geleneklerine bağlı babası bu ilişkiyi kesin bir dille reddetti ve oğlunu, daha 10 yıl öncesinden ailesi tarafından planlanmış geleneksel evliliğe zorladı. Huỳnh, kendi statüsündeki çok zengin 17 yaşındaki Nguyễn Thị Mỹ ile evlenmek zorundaydı.
1932 yılında, bir limuzinde başlayan ve o bekar odasında devam eden 18 aylık gizli ilişki trajik bir şekilde Nguyen evlenmeden hemen önce son buldu. Ayrıldılar.
Marguerite için artık Fransa’ya dönme vaktiydi. Gemi limandan yavaşça ayrılırken, genç kız uzaklarda, rıhtıma park etmiş o tanıdık siyah limuzini gördü. Huỳnh Thủy Lê arabadan inmemişti ama oradaydı; sessizce, camın arkasından aşkının gidişini izliyordu.
O gece açık denizde, gemideki yolculardan biri Chopin’in bir valsini çalmaya başladığında, Marguerite’in yıllarca ördüğü tüm duygusal duvarlar bir anda yıkıldı. Güvertede hıçkıra hıçkıra ağlarken, hayatının en acı gerçeğiyle yüzleşti: Ona aslında sırılsıklam aşıktı.
| Marguerite kendisi |
| Huynh kendisi |
Telefondaki ses titriyordu. Sadece sesini duymak istediğini, onun büyük bir yazar olduğunu gururla takip ettiğini söyledi. Ve konuşmanın sonunda, yıllarca sonra bile odadaki kokusunu taze tutacak o unutulmaz itirafı yaptı: "Sana olan aşkım ilk günkü gibi, hiç değişmedi. Seni hâlâ seviyorum, seni ölene kadar seveceğim." Bu onların son teması oldu.
Yıllar sonra Marguerite Duras, zihninden bir türlü söküp atamadığı bu gençlik sancısını nihayet satırlara dökmeye karar verdi. 1984 yılında, 70 yaşındayken o unutulmaz başyapıtı, "Sevgili" (L'Amant) romanını yazdı. Kitap dünya çapında milyonlarca sattı, Fransa'nın en prestijli edebiyat ödülü olan Prix Goncourt'u kazandı.
Bu muazzam başarı, sinema dünyasının da gözünden kaçmadı ve 1992 yılında yönetmen Jean-Jacques Annaud tarafından sinemaya uyarlandı: The Lover. Film kapalı gişe oynuyordu.
Ancak tüm bu ışıltılı şöhretin, vizyona giren filmlerin ve ödüllerin arkasında Marguerite’i bekleyen sarsıcı ve paramparça edici bir gerçek vardı. Roman yazılıp film dünyaya yayıldıktan sonra Marguerite Duras, hayatının en acı haberini aldı: Büyük aşkı Huỳnh Thủy Lê, aslında film setlerinden, bu küresel şöhretten ve hatta Marguerite’in o kitabı yazmasından bile çok önce... Takvimler 10 Ağustos 1972'yi gösterdiğinde, doğup büyüdüğü Sa Đéc'teki o görkemli nehir kenarı malikanesinde, ani bir hastalık nedeniyle sessizce hayata gözlerini yummuştu. Marguerite, telefondaki o sesin aslında çok uzun yıllar önce sustuğunu, adamın bu dünyadan çoktan göçüp gittiğini her şey bittikten sonra öğrenebilmişti. Huỳnh Thủy Lê, o malikanede son nefesini verirken bile aklında ve kalbinde sadece Mekong Nehri’ndeki o 15 yaşındaki genç kız vardı.
Onun ölümünden kısa bir süre sonra, 1975'te Vietnam Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte, komünist rejimin gelişiyle ailenin tüm mal varlığına ve o ünlü malikaneye devlet tarafından el konuldu. Huỳnh'in dul eşi ve 5 çocuğu, her şeylerini geride bırakarak mülteci olarak Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçmak zorunda kaldılar. Eşi Nguyễn Thị Mỹ, yıllar sonra 2004 yılında Amerika'da sürgünde hayatını kaybetti.
Bugün Vietnam'a giderseniz, Huynho'nın doğup büyüdüğü ve öldüğü görkemli malikane, Mekong Nehri'nin çamurlu suları ve Marguerite'in annesinin öğretmenlik yaptığı okul binası hâlâ yerli yerinde duruyor. Hatta malikenin duvarlarında Huynh ve eşinin ve Marguerite’in resimlerini görebilirsiniz.
İki aşık bu dünyadan göçüp gitmiş olsa da, Huỳnh Thủy Lê’nin telefonda söz verdiği gibi; bu aşk ölüme, savaşlara, sürgünlere ve habersiz geçen onca yıla rağmen asla bitmedi. Sayfaların arasında ve beyaz perdede, ve hatta Huynh'ın doğup büyüdüğü ve öldüğü evin duvarlarında, sonsuza kadar canlı kaldı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder