4 Ekim 2026 Pazar

Beni etkileyen hikayeler


Harriet Shelley & Mary Shelley & Claire Clairmont & Percy Shelley 

Harriet, Percy’nin ilk eşi. Daha 16 yaşındayken Percy ile evleniyor; hem de Percy aslında başka bir kadına aşıkken. Harriet oldukça genç, ancak inanılmaz akıllı bir genç kız. Percy’nin Londra’da olduğu bir zaman diliminde, Percynin en yakın arkadaşı Hogg, Harriet ile birlikte olmak istiyor. Harriet bu girişimi reddediyor ve durumu eşi Percy’ye söylüyor. Ancak Percy’den hiç beklemediği bir cevap alıyor: Percy aslında bu girişimi onaylıyor, eşine Hogg ile beraber olabileceğini söylüyor. İşte o zaman bu evliliğin yürümeyeceğini anlıyor Harriet. 

Zaten Percy’nin ilgisi evliliklerinin birinci yılında kaybolmaya yüz tutuyor. İlk bebekten hemen sonra da saçma sapan sebeplerden dolayı Harriet’i aşağılıyor, başka kadınlarla beraber oluyor, diğer kadınlara onu ve kadınlığını şikayet ediyor, evliliğinde ne kadar mutsuz olduğunu anlatıyor. 

Bu arada Percy; Mary ve Claire adında iki üvey kız kardeşle tanışıyor. Babaları ünlü bir felsefeci ve Percy’nin bir arkadaşı. Mary, aynı Harriet gibi, daha 16 yaşındayken aşık oluyor Percy’ye. Percy; Mary ve Claire ile beraber Avrupa’ya kaçıyor, orada yaşıyor, yatağını bu iki kadınla paylaşıyor; ne zaman mı? Harriet ikinci çocuklarına hamileyken. Kısa bir süre sonra da zaten intihar ediyor Harriet. 

Mary ve Percy evleniyor, çocuk yapıyor, bir yandan da durmadan yazıyorlar; ancak borçtan başlarını kaldıramıyorlar. 

Percy bir deniz kazasında ölüyor, Mary ise Frankenstein’ı yazıyor. 

Ne Mary’ye üzülüyorum ne de Percy’ye, ne de hayatındaki başka bir kadına; bu hikayede en çok üzüldüğüm, matemini tuttuğum kadın Harriet!

Jane Birkin & Charlotte Gainsbourg & Serge Gainsbourg 

Jane Birkin’e bayılırım; böylesine güzel, böylesine alımlı mı olur bir kadın! Kahküllerimin en büyük sebebi. 

Charlotte’ı Jane Eyre’de seyretmiştim; “Kim bu kadın, kim bu kadın?” diye kendimi yemiştim. Aslında klasik anlamda güzel bir kadın değil, ama yüzünde, ifadesinde başka bir şey var. Nasıl da yerinde bir karar onu bu rol için seçmek diye düşünmüştüm! Bir kere ben Jane Eyre’e ve yazarı Brontë’ye de hayranım. Sonra Antichrist çıktı karşılıktı; baktım yine aynı yüz, Jane Eyre’in yüzü bu sefer Antichrist’taki kadın olmuş. Bütün inançlarımı altüst eden, her şeyi yeniden gözden geçirmemi gerektiren bu filmin en büyük kahramanını artık tanımalıyım dedim ve buldum. Meğerse benim en çok sevdiğim kadınlardan Jane Birkin’in kızıymış, hem de Serge’den olma kızı. Ondanmış meğer bu hayranlığım. 

Serge, Fransa’da oldukça tanınmış bir yazar, şair ve oyuncu; inanılmaz yetenekli. Ancak içkiyle sorunu var. Serge, Jane ile tanıştığında Jane daha çocuk yaştadır. Beraber —aslında Serge’in Brigitte Bardot ile söylemek için yazdığı— "Je t’aime" şarkısını söylüyorlar. Birçok radyo istasyonunda yasaklanıyor parça, erotik sesleri ve sözleri yüzünden. Uzun süren bir evlilikleri oluyor; Serge’in çoğunlukla sarhoş olduğu, birkaç çocuklu bir birliktelik. Sonra boşanıyorlar. Serge kendini daha da çok içkiye veriyor, bir sürü TV programına sarhoş çıkıyor, sorun çıkarıyor, yavaş yavaş gözden düşüyor. Sonra ölüyor. Jane ise hâlâ onu ne kadar çok sevdiğini söylüyor. Jane' i de yakın bir zamanda kaybettik.


Sylvia Plath & Assia Wevill & Ted Hughes 

Sylvia Plath ve Ted Hughes şair, yazar ve evliler. Ancak Ted, Assia Wevill’e tutuluyor ve bir ilişki yaşamaya başlıyorlar. İlişkileri, Londra’daki dairelerini evli olan Assia ve kocasına kiraladıkları bir zaman diliminde başlıyor. Sylvia ve Ted ayrılıyorlar, Ted Assia ile yaşamaya başlıyor. Sylvia depresyona giriyor, o sırada bir sürü eser ortaya koyuyor; çoğu kendi günlük hayat deneyimlerine ait. Daha 30 yaşındayken de intihar ediyor: Mutfakta fırının içine başını sokup gazı açıyor, ama öncesinde yan odada uyuyan çocuklarına bir şey olmasın diye kapının altını ıslak bezle kapatıp bantlıyor. 

Assia ve Ted beraber yaşamaya başlıyorlar, hatta Assia, Sylvia ile Ted’in çocuklarına bakıyor. Bu arada Sylvia’nın kullandığı her şeyi evde tutuyor ve onunla ilgili hastalıklı bir takıntı geliştiriyor. Suçluluk duyuyor, bir yandan da Ted’e büyük bir düşmanlık besliyor. Ted’in kendisini kullandığını düşünüyor; kendisini bir çocuk bakıcısı veya temizlikçi gibi gördüğünden yakınıyor. 

Ted zaten o sıralarda yine başka biriyle ilişki yaşamaya başlıyor. Assia da kendini öldürmeye karar veriyor, aynı Sylvia gibi, ancak bir farkla: Yatağını mutfağa taşıyor, Ted’den olma dört yaşındaki kızını yanına yatırıp uyutuyor, ağrı kesici alıyor, viski içiyor ve fırının gazını açıyor. 

Tuhaf bir şekilde, Sylvia ve Ted’in oğlu Nicholas Hughes da 47 yaşındayken kendini asarak son veriyor hayatına...


Bu hayatlar hakkinda uzun uzun yazilar mi yazsam acaba? Boyle cok kisa oldu. 

Kadın olmak: Ne yaparsan yap olmaz

Anne olmanız gerektiği bunun doğanızın bir parçası olduğu, bir bebeğiniz olmaz ise tam kadın sayılmayacağınız söylenir. Anne olmayı seçmez iseniz siz bencil ve eksik bir kadın sayılırsınız. Yaş 30a varmadan bu şarttır. Diyelim ki 40 yaş sonrası anne oldunuz, bu da yetmez, yine eleştiri alırsınız. Bu sefer de niye geç kaldığınız sorgulanır. Bebeğin ve geç anne olmanın zararları (!)  tartışılır. Bebegin olmuyormuydu ki diye çat bir soru gelir. 

Doğan bebeğinize bakmak sizin görevinizdir. Meme vermezseniz belcilsiniz. İşinizi bırakmaz ve bebeği kreşe verirseniz yine belcilsiniz. Aynısı babadan istenmez. Bebeği parka götüren, iki defa havada hoplatan baba alkış alır, ne iyi babadır, ama size kimse övgü ile gelmez, teşekkpr etmez. Annelik hep eleştirilir. Bebeği yanınızda uyutsanız olmaz, kendi bebek yatağında uyutsanız yine olmaz. Çukulata verseniz olmaz, vermezseniz yine olmaz. Kucağa alsanız olmaz, almazsanız yine olmaz. Ne yaparsanız yapın eleştiri alırsınız. 

Kız çocuğu iseniz okula gönderilmezsiniz, evlenecek anne olacaksındır ne gerek vardır. Erkek iseniz okul şarttır. Evlendirilirken size sorulmaz, münasip birine verilirsiniz. Dayak yerseniz sineye çekeceksiniz. Yuvayı siz yaparsınız. Adam başkasına giderse suç yine sizindir. Bebek olduktan sonra hem adama hem bebeğe siz bakarsınız. Anne olursanız evde oturup ev kadını olmayı seçerseniz götünün üstünde oturan üretmeyen kadın, işinize geri dönerseniz bencil kadın ne biçim anne olursunuz. 




Manipülasyon yöntemleri, bilginize..



Bireysel sınırların, özel hayatın ihlal edilmesi ve yalnızlaştırma: Özel hayatınıza ait olan sınırlar ihlal edilmiştir. Siz paylaşmamış olabilirsiniz, daha hazır değilsinizdir belki, ama karşınızdaki özel hayata ait bilgiyi edinmiştir. Evinizi çalıştığınız, gittiğiniz yerleri bilir, arkadaşlarınıza hatta eski sevgililerinize kadar her türlü bilgiye ulaşmıştır. Telefonunuza gelen aramalara, mesajlara, gittiğiniz lokasyonlara kadar bilir. Sürekli izlediğinizi düşünmeye başlarsınız. İçten samimi davranmanız, başkaları ile yakınlık kurmanız hatta onlarla iletişim kurmanız dahi imkansızlaşır. Görüştüğünüz arkadaşlara karışır, onları beğenmez. Önce arkadaşlarınızla sonra da ailenizle olan ilişkiyi sabote eder. Sizi yalnız bırakmak ve gerektiğinde ihtiyaç duyacağınız desteği kesmek niyetindedir. Bunu yaptığında artık onun istediği şeyi yapacak, ondan ayrılamayacak, gidecek yeriniz olmayacaktır. 

Değersizleştirmek: Değersiz hissettirecek ne kadar davranış varsa hepsini yapacaktır. Hakaret edecektir, sizi küçük düşürecek sözler söyleyecektir, görünüşünüzü eleştirecek, verdiğiniz kararlara karışacak, karar verme yetinizi, bilginizi, hayat görüşünüzü eleştirecek, sorgulayacaktır. Kendinin daha akıllı, daha çekici, daha üstün olduğuna sizi  inandıracaktır. Hatta başkalarıni övecek ve sizinle karşılaştıracak, sizde yetersizlik duygusu yaratacaktır. Gözünde değer kazanmak için de siz hep bir şeyleri değiştirecek, hep bir çaba içinde olacaksınız, onun dediklerini yapacaksınız. 

Beklentiyi değiştirmek: Eleştirildiğiniz şeyi değiştirseniz bile, mesela sizi kilolu buluyordur, bunu dile getiriyordur ve siz kilo verdiniz, bu yetmez, eleştiri getirecek başka bir şey bulunur, mesela" kıyafetlerin hoşuma gitmiyor", "o arkadaşını sevmiyorum". İstenilen hiç bitmez, sonu yoktur. 

Love bombing: Ilişkinin en başında sürekli kompliman yapan, hediyeler gönderen bu insan aslında karşısındaki insanın kendini korumak adına aldığı guardları bir çırpıda çok hızlı bir şekilde indirir. Ve yine aynı hızla komplimanları ve hediyeleri kesen bu insan, artık karşısındakini avucunun içine almıştır ve karşısındaki kendisini ilişkinin sadece başında da olsa bu kadar güzel ve özel hissettiren insanın dediğini yapar, ilişki sağlıksız olduğu halde. 

Karşısındakinin kendine güvenini yıkmak: "Seni benim sevdiğim gibi kimse sevemez", "sen sevilmeye layık değilsin", "benden daha iyisini bulamazsın" cümleleri sıkça duyulur. Buna inanan insan ki, sistematik yapıldığında inanır, artık bir yere gidemez, çünkü başkasının onu sevemeyeceğimlne ve değersiz olduğuna inanmıştır. Veya sık sık sistematik olarak  dış görünüşüne ait negatif düşünce belirtir. Aşağı çekmeye, kendinize duyduğunuz güveni yıkmaya çalışır. Değersizlestirir. 

Yalan söylemek ve kabul etmemek: Manipule eden yalan söyler ve yakaladığında bunu örtmek için başka yalanlar söyler, konuyu başka yere çeker, veya kapatır, veya konuyu sizin yaptığınız bir şeye  yöneltir. 

Genelleme ile gelmek: "Beni hiç sevmiyorsun", "bana hiç iyi davranmıyorsun", "sen düşüncesiz bir insansın" gibi bir genelleme ile gelenle tartışmak zordur. Detay tartışılır ama genelleme hayır. Konu tartışmak değildir zaten. 

Konuyu değiştirmek: Kendi yanlış davranışına odaklanmış tartışmayı karşısındakine çevirir. "Peki ya senin yaptığına ne demeli", "geçen gün de sen şöyle demiştin" veya "ya senin anneliğin, onu da tartışalım mı" gibi cümleler olağandır. 

Korkuyu kullanmak: Fiziksel şiddet uygular veya ses tonunda, beden dilinde tehlike içinde olduğunuza kanaat getirirsiniz. Korktugunuz için istenileni yaparsınız. "Bir daha onunla konuşursan senin kemiklerini kırarım", "bir daha bunu yaparsan olacaklardan ben sorumlu değilim" sıkça duyulacak cümlelerden. 

Passive aggression: Memnuniyetsizlik hissedilir ama tartışılmaz, söze dökülmez. Onun yerine memnuniyetsizlik ses tonuna, verilen sert cevaplara yansır. Siz de "niye böyle davranıyor" , "bir şey yapmış olmalıyım ama ne" diye kıvranırsınız. Asla konuyu açmaz, tartışmaz. Size duygusal acı çektirmek, ceza vermek amaçtır. Sırf buna maruz kalmamak için hep iyi davranmaya, sorun yapmamaya başlarsınız. Söylemek istediğinizi bin defa düşünürsünüz. 

Silent treatment: İlişkinizi anlaşamadığınız için kesmek, bitirmek normal. Sakinleşmek için vakit istemek, bir süre yalnız kalmayı tercih etmek de normal. Silent treatment böyle bir şey değil, sessizlik ve uzak durmak ceza olarak kullanılır, istediğini elde etmek, yola getirmek için kullanılır. Kaybetmekten korkan insan istenileni yapacaktır. Bu tür davranışa maruz kalan bir daha olmasın diye hiç bir sorunu yansitmayacaktır. 

Gas lighting: "Yanlış hatırlıyorsun, öyle olmadı" , "yanlış anlamışsın" , "sen hastasın" , "paranoya yapıyorsun", "kafanda kuruyorsun" gibi cümleler sizi gerçeklikten çıkarmak için kullanılır. Kendinizden şüphe duyarsınız. Artık onun dediği şeye inanmaya başlarsınız.

Kelime dağarcığımıza ilerde başka kelimeler de girecektir gibime geliyor, bakalım. 

How I Accidentally Fell Down the GOT7 Rabbit Hole (And Why I Regret Being Late)


I was never into K-pop. Not even a little bit. But music has a funny way of finding you when you least expect it, and my journey down the rabbit hole started with a single Spotify recommendation: DPR IAN.



I instantly loved, not only his music, but also his character: he was creative, he had depth in his videos and the way of thinking he was thinking really impressed me. I completely hyper-focused: I listened to every single song he ever created, watched every interview, and mentally transported myself straight to Korea.

Then, the YouTube algorithm did its magic. It suggested I check out Jackson Wang.


Once again, the obsession repeated. I dove headfirst into his catalogue, blasted all of his collaborations, and was completely blown away by his incredible dancing and pure, unshakeable confidence. Naturally, I looked up his background and discovered something that changed everything: he was a member of a group called GOT7.

The true turning point happened a bit later. I was playing around with Google AI, looking for a new exercise program, when YouTube threw a recommendation my way: a 360° VR video of GOT7 performing "My Home." I recognized the name GOT7 from my Jackson deep-dive, so I figured, why not?



Oh my god. I was completely, deeply in love. It was such a surreal experience to be in the centre being surrounded by seven guys including Jackson Wang and singing along with them. How many times I jumped into VR and sing with them, dance with them: million times?

Right after that, YouTube suggested the 360° VR version of "Love Loop." That was it. I was a goner. I had to know absolutely everything about these seven guys.



I went into full detective mode. I watched every single reality show, listened to every single song, and researched everything from their historic album sales to their fandom, Ahgase. There was just something so magnetic, so uniquely raw about GOT7 that I couldn't ignore. I loved Ahgases: they were so welcoming and so kind, I found out that this was something unique. 

But as I dug deeper, a wave of sadness hit me. Why didn't I find them earlier? By the time I discovered them, they had already released "NANANA" and were focusing heavily on their solo projects. I felt so late to the party, wishing so badly that I could see them all together.

To make matters harder, some of the members were already completing their mandatory military service. Knowing they were fractured by duty meant I just had to be patient. While I waited, I kept the fire alive by creating endless playlists of my absolute favorite tracks: "Page," "Face," "Begging on My Knees," and "Runaway." I played them on loop, dreaming of the day they would finally reunite.

Then, the military era was finally over, and the moment I had been waiting for arrived. I thought, Finally, I'm going to experience them in real time. I'll get to see how the fandom reacts!

Out of nowhere, they dropped the teaser pictures for their comeback album. I remember screaming like crazy! The anticipation was intense, but my patient waiting paid off.

Suddenly, "Python" was here.



By this time, I was fully familiar with the K-pop structure. I wasn't just a casual observer anymore; I knew exactly what to look for. And GOT7 delivered absolutely everything. The stunning music video, the incredible music show stages, the chaotic reality show appearances, the announcements of concerts, and to top it all off, a full group appearance on Killing Voice.



Watching them sing all their hits live, unified as seven, was everything I had ever hoped for. After feeling like I missed out for so long, I was finally experiencing the magic as it happened. I was, without a doubt, the happiest fan alive.

While I truly love and support all of their solo endeavors, nothing on earth compares to the group. Because when the seven of them are in the same room? It’s pure, undeniable magic.

I may have found them late, but I am here for the long haul. I am an Ahgase, and an Ahgase forever. IGOT7 and GOT7 forever! 💚🐥

Now, seriously, where can I find and buy the lightstick? And when are you coming to my hometown for a concert? 





26 Eylül 2026 Cumartesi

Beni sarsan hikayelerden: L'amant/The Lover



"Sana olan aşkım ilk günkü gibi, hiç değişmedi. Seni hâlâ seviyorum, seni ölene kadar seveceğim."

Bu sözler, edebiyat dünyasının en sarsıcı, en melankolik başyapıtlarından birine ait: Marguerite Duras’nın Sevgili (L'Amant) romanına. Birçoğumuz bu hikâyeyi 1992 yapımı o ünlü sinema filmiyle tanıdık: The Lover. Ancak beyaz perdenin ve bir kitap sayfalarının arkasında, kurgudan çok daha karanlık, çok daha trajik gerçek bir hikaye var. Bugün size; sömürgeciliğin, ırkçılığın, parçalanmış bir ailenin, zalimliğinin, sosyal baskıların ve tüm bu yıkımın ortasında yeşeren yasak bir aşkın gerçek hikâyesini anlatacağım. 

Yıl 1929. Yer, Fransız sömürgesi altındaki Vietnam. 15 yaşındaki Marguerite Duras için hayat bir cehennemden farksızdı. Babasını kaybetmişti. Annesi, akıl sağlığını yitirmek üzere olan, sürekli paraya sıkışmış bir öğretmendi. En büyük abisi ise tam bir felaketti; afyon bağımlısıydı, hırsızlık yapıyordu ve evde hem Marguerite’e hem de küçük erkek kardeşine acımasızca fiziksel şiddet uyguluyordu. Aile, derin bir sefaletin ve şiddetin pençesindeydi. 

Böyle bir kaosun ortasında, okuluna gitmek için Mekong Nehri'ni geçen bir feribotun güvertesinde duruyordu Marguerite. Başında büyük bir erkek fötr şapkası, üzerinde eski bir ipek elbise ve ayağında yaldızlı ayakkabılar vardı. Kıyafeti rüküş, duruşu ise büyüleyiciydi. Tam o sırada feribotta, siyah lüks bir limuzinin içinde oturan 27 yaşında, şık giyimli Çinli bir adamın dikkatini çekti. Bu adam, bölgenin en zengin iş insanlarından birinin oğlu olan Huỳnh Thủy Lê idi. Muazzam bir servetin içine doğmuş, Paris'te eğitim almış, görünürde her şeye sahip bir adam; ancak kendi hayatı üzerinde söz hakkı olmayan, katı geleneklerin ve babasının gölgesinde sıkışıp kalmış kırılgan bir ruh. 

Adam limuzinden inip kızın yanına çekinerek, adeta ürkerek geldi. Dış dünyadaki tüm kötülüklerden kaçıp sığındıkları, zamanın durduğu Saigon'da bir bekar odasında 18 ay boyunca devam edecek aşk hikayesi böyle başladı. 

Ancak bu ilişki sadece iki insan arasında yaşanmıyordu; arkasında sömürgeciliğin ve ırkçılığın yüzü vardı. Marguerite sefalet içinde yaşayan beyaz bir sömürgeciydi; adam ise Fransa’da eğitimini tamamlamış yerli ve çok zengin bir Asyalıydı. Dönemin katı kurallarına göre beyaz bir kadının bir Asyalı ile birlikte olması en büyük utanç, en büyük tabuydu. Küçük Sa Đéc kasabasında, lüks bir limuzinde gezen bu iki gencin ilişkisini aslında tüm kasaba biliyordu ve büyük bir skandal olarak konuşuluyordu. 

Marguerite’in ailesi bu gizli ilişkiyi fark etmekte gecikmedi. Ancak kızlarını korumak yerine, kendi avantajlarına çevirdiler. Huỳnh Thủy Lê, ailenin tüm borçlarını ödedi, onları lüks restoranlarda ağırladı, abisinin kumar ve afyon borçlarını kapattı. Fakat Marguerite’in ailesi adamın parasını büyük bir iştahla yerken, onunla aynı masada otururken bile yüzüne bakmıyor, onu insan yerine koymuyorlardı. Marguerite bu adama karşı duygusal bir duvar örmüştü. Ona, "Seni sevmiyorum, sadece paran için buradayım" diyordu. Huỳnh Thủy Lê ise çaresizce aşık olduğu bu küçük kızın kollarında, hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka bir şey yapamıyordu. 

Ancak adamın geleneklerine bağlı babası bu ilişkiyi kesin bir dille reddetti ve oğlunu, daha 10 yıl öncesinden ailesi tarafından planlanmış geleneksel evliliğe zorladı. Huỳnh, kendi statüsündeki çok zengin 17 yaşındaki Nguyễn Thị Mỹ ile evlenmek zorundaydı. 

1932 yılında, bir limuzinde başlayan ve o bekar odasında devam eden 18 aylık gizli ilişki trajik bir şekilde Nguyen evlenmeden hemen önce son buldu. Ayrıldılar. 

Marguerite için artık Fransa’ya dönme vaktiydi. Gemi limandan yavaşça ayrılırken, genç kız uzaklarda, rıhtıma park etmiş o tanıdık siyah limuzini gördü. Huỳnh Thủy Lê arabadan inmemişti ama oradaydı; sessizce, camın arkasından aşkının gidişini izliyordu. 

O gece açık denizde, gemideki yolculardan biri Chopin’in bir valsini çalmaya başladığında, Marguerite’in yıllarca ördüğü tüm duygusal duvarlar bir anda yıkıldı. Güvertede hıçkıra hıçkıra ağlarken, hayatının en acı gerçeğiyle yüzleşti: Ona aslında sırılsıklam aşıktı. 

Marguerite kendisi
Marguerite Fransa'ya döndü ama hayatı hiçbir zaman durulmadı. Hukuk  okudu, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direnişi'ne katılarak ölümün kıyısından döndü. Evlendi, boşandı ve ağır bir alkolizm savaşı verdi. Ama ne yaparsa yapsın, Saygon'daki o gizli odayı ve o kokuyu zihninden söküp atamadı. Daha sonra o müthiş kitabını yazacakti. 

Huỳnh Thủy Lê ise Vietnam’da babasının istediği kadınla evlenmiş, 5 çocuk sahibi olmuş ve saygın bir iş insanı olarak hayatına devam etmişti. Ama 1940’ların sonunda, eşiyle birlikte Paris'e bir iş seyahatine geldiğinde, Huỳnh, Marguerite’in numarasını buldu ve onu aradı. 

Huynh kendisi
Telefondaki ses titriyordu. Sadece sesini duymak istediğini, onun büyük bir yazar olduğunu gururla takip ettiğini söyledi. Ve konuşmanın sonunda, yıllarca sonra bile odadaki kokusunu taze tutacak o unutulmaz itirafı yaptı: "Sana olan aşkım ilk günkü gibi, hiç değişmedi. Seni hâlâ seviyorum, seni ölene kadar seveceğim." Bu onların son teması oldu. 

Yıllar sonra Marguerite Duras, zihninden bir türlü söküp atamadığı bu gençlik sancısını nihayet satırlara dökmeye karar verdi. 1984 yılında, 70 yaşındayken o unutulmaz başyapıtı, "Sevgili" (L'Amant) romanını yazdı. Kitap dünya çapında milyonlarca sattı, Fransa'nın en prestijli edebiyat ödülü olan Prix Goncourt'u kazandı. 

Bu muazzam başarı, sinema dünyasının da gözünden kaçmadı ve 1992 yılında yönetmen Jean-Jacques Annaud tarafından sinemaya uyarlandı: The Lover. Film kapalı gişe oynuyordu.

Ancak tüm bu ışıltılı şöhretin, vizyona giren filmlerin ve ödüllerin arkasında Marguerite’i bekleyen sarsıcı ve paramparça edici bir gerçek vardı. Roman yazılıp film dünyaya yayıldıktan sonra Marguerite Duras, hayatının en acı haberini aldı: Büyük aşkı Huỳnh Thủy Lê, aslında film setlerinden, bu küresel şöhretten ve hatta Marguerite’in o kitabı yazmasından bile çok önce... Takvimler 10 Ağustos 1972'yi gösterdiğinde, doğup büyüdüğü Sa Đéc'teki o görkemli nehir kenarı malikanesinde, ani bir hastalık nedeniyle sessizce hayata gözlerini yummuştu. Marguerite, telefondaki o sesin aslında çok uzun yıllar önce sustuğunu, adamın bu dünyadan çoktan göçüp gittiğini her şey bittikten sonra öğrenebilmişti. Huỳnh Thủy Lê, o malikanede son nefesini verirken bile aklında ve kalbinde sadece Mekong Nehri’ndeki o 15 yaşındaki genç kız vardı. 

Onun ölümünden kısa bir süre sonra, 1975'te Vietnam Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte, komünist rejimin gelişiyle ailenin tüm mal varlığına ve o ünlü malikaneye devlet tarafından el konuldu. Huỳnh'in dul eşi ve 5 çocuğu, her şeylerini geride bırakarak mülteci olarak Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçmak zorunda kaldılar. Eşi Nguyễn Thị Mỹ, yıllar sonra 2004 yılında Amerika'da sürgünde hayatını kaybetti. 

Bugün Vietnam'a giderseniz, Huynho'nın doğup büyüdüğü ve öldüğü görkemli malikane, Mekong Nehri'nin çamurlu suları ve Marguerite'in annesinin öğretmenlik yaptığı okul binası hâlâ yerli yerinde duruyor. Hatta malikenin duvarlarında Huynh ve eşinin ve Marguerite’in resimlerini görebilirsiniz. 

İki aşık bu dünyadan göçüp gitmiş olsa da, Huỳnh Thủy Lê’nin telefonda söz verdiği gibi; bu aşk ölüme, savaşlara, sürgünlere ve habersiz geçen onca yıla rağmen asla bitmedi. Sayfaların arasında ve beyaz perdede, ve hatta Huynh'ın doğup büyüdüğü ve öldüğü evin duvarlarında, sonsuza kadar canlı kaldı.