9 Ekim 2026 Cuma

Beni sarsan hikayelerden (4): Jane Birkin & Serge Gainsbourg


Jane Birkin, 1968 yılında Slogan adlı Fransız filminin seçmelerine katıldı. Başrolü paylaşacağı Serge Gainsbourg, o dönem hem ünlü aktris Brigitte Bardot ile yaşadığı sansasyonel aşkın bitişiyle yaralıydı hem de setin ilk günlerinde Jane'e karşı oldukça kibirli ve mesafeli davrandı. Fransızcası henüz çok zayıf olan Jane, bir akşam yönetmenin de teşvikiyle Serge'i Paris'te bir akşam yemeğine ve ardından gece kulüplerine davet etti. Birlikte geçirdikleri bu çılgın Paris gecesi, aralarındaki buzları tamamen eritti ve 12 yıl sürecek tutkulu bir aşkın başlangıcı oldu.

"Je t'aime... moi non plus" ve Küresel Skandal 'dan da bahsedelim. Gainsbourg, aslında "Je t'aime... moi non plus" adli bu erotik şarkıyı eski sevgilisi Brigitte Bardot için yazmış ve onunla kaydetmişti; ancak Bardot'nun evli olması nedeniyle kayıt gizli tutulmuştu.Serge şarkıyı Jane Birkin ile yeniden kaydetti. Birkin’in iç çekişleri ve fısıltılı vokalleriyle hayat bulan şarkı, 1969 yılında yayınlandığında dünya çapında bir şok dalgası yarattı. Vatikan şarkıyı "müstehcen" ilan ederek kınadı, İtalya, İspanya ve İngiltere (BBC) dahil birçok ülkede radyolarda yasaklandı. Ancak bu yasaklar ters tepti ve şarkı milyonlarca satarak ikiliyi bir gecede küresel ikonlar haline getirdi.




Serge, Jane'in kırılgan, ince ve çocuksu ses tonuna hayran kalmıştı ve onun için özel olarak şarkılar yazmaya başladı. Pop tarihinin en büyük konsept albümlerinden biri kabul edilen Histoire de Melody Nelson albümünün kapağında, Serge'in ilham perisi olan kırmızı peruklu ve elinde pelüş oyuncak tutan üstsüz Jane Birkin yer alıyordu. 

1971 yılında çiftin, ileride kendileri gibi dünyaca ünlü bir oyuncu ve müzisyen olacak kızları Charlotte Gainsbourg dünyaya geldi. 

1980 yılına gelindiğinde Serge Gainsbourg’un ağır alkol bağımlılığı, öfke patlamaları ve yıpratıcı gece hayatı, Jane Birkin için taşınamaz bir hal aldı. Birkin, çocuklarını da yanına alarak Serge’i terk etti ve yönetmen Jacques Doillon ile yeni bir hayata başladı. Ancak bu ayrılık onların sanatsal bağını koparmadı. Serge Gainsbourg, ayrılıktan sonra da Jane için şarkılar yazmaya devam etti. Birkin’in en iyi albümlerinden biri kabul edilen Baby Alone in Babylone (1983) ve Amours des feintes (1990), ayrılık sonrasında Serge'in ona yazdığı eserlerden oluşur.

Serge Gainsbourg 1991 yılında kalp krizinden hayatını kaybettiğinde, Jane onun ardından derin bir yas tuttu ve ömrünün sonuna kadar (2023'teki ölümüne dek) konserlerinde Serge'in şarkılarını tüm dünyada seslendirerek onun mirasını yaşattı. Paris'te birlikte yaşadıkları ve duvarları Serge tarafından siyaha boyanmış olan ünlü ev günümüzde ikilinin anısını yaşatan popüler bir müze olarak ziyaret edilmektedir.

Jane Birkin ve Serge Gainsbourg, 20. yüzyılın en ikonik, fırtınalı ve sanatsal açıdan en üretken aşk hikayelerinden birini yaşamış, Fransız popüler kültürüne tamamen yön vermiş efsanevi bir çifttir. Biri aristokrat geçmişe sahip duru bir İngiliz kızı, diğeri ise bohem, provokatif ve dahi bir Fransız müzisyen olan bu ikilinin 1968 yılında başlayan birlikteliği, pop, sinema ve moda dünyasında silinmez izler bırakmıştır.

Beni sarsan hikayelerden (3): Sylvia Plath & Ted Huhes & Assia Wevill


Bugünkü hikayemiz yine edebiyat tarihinden: Sylvia Plath, Ted Hughes ve Assia Wevill arasındaki aşk üçgeni. 

Amerikalı şair Sylvia Plath ve İngiliz şair Ted Hughes, 1956 yılında Cambridge Üniversitesi'nde bir edebiyat partisinde tanışırlar. Birbirlerinin dehasından büyülenen çift, yalnızca dört ay içinde evlenir. İlişkilerinin ilk yılları hem büyük bir aşkı, hem de yoğun bir edebi üretkenliği barındırır; hatta Ted Hughes'un ilk şiirlerini derleyip dergilere gönderen ve onun tanınmasını sağlayan kişi bizzat Sylvia'dır.

Ancak zamanla evlilikteki dengeler değişir. Çiftin Frieda ve Nicholas adında iki çocuğu olur. Ev işleri, çocukların bakımı ve gündelik yaşamın tüm yükü Sylvia'nın omuzlarına biner. Ted'in kariyeri edebiyat çevrelerinde hızla yükselirken, kronik depresyonla (bipolar bozukluk) mücadele eden Sylvia, bebek bezleri ve uykusuz geceler arasında sıkışıp kalır. Ted'in gördüğü hayranlık, Sylvia'da derin bir yalnızlık ve kıskançlık krizleri yaratır. 

1962 yılında çift, Londra'daki dairelerini başka bir çifte, David ve Assia Wevill'e kiralar. Reklam yazarı, çevirmen ve şair olan Assia; çok dilli, cazibeli ve son derece çekici bir kadındır.

Ted Hughes ve Assia arasında neredeyse ilk görüşte başlayan gizli yakınlaşma, kısa sürede tutkulu bir yasak aşka dönüşür. Sylvia bu ihaneti öğrenir ve evliliğini bitirme kararı alır. İki çocuğunu yanına alarak evi terk eder ve Londra'ya döner. Bu ayrılık dönemi, Sylvia'nın öfke ve acıdan beslenerek baş yapıtı olan Ariel şiirlerini yazdığı, şairliğinin zirvesine ulaştığı en verimli dönemi olur.

11 Şubat 1963'te, Sylvia Plath derin depresyona ve acılara daha fazla dayanamaz. İkinci kattaki odalarında uyuyan çocuklarının yanına kurabiye ve süt bırakır. Gazın çocukların odasına sızmaması için kapı aralıklarını havlu ve bantlarla sıkıca kapatır. Aşağıdaki mutfağa inerek havagazı fırınının kapağını açar, kafasını fırının içine sokarak hayatına son verir. Henüz 30 yaşındadır.

Sylvia'nın ölümünden sonra, onun hayaleti Ted ve Assia'nın ilişkisinin peşini hiç bırakmaz. Sylvia öldüğü sırada Assia, Ted'den hamiledir, ancak trajedinin şokuyla bebeğini aldırır.

Assia ve Ted birlikte yaşamaya başlarlar ve Assia, Sylvia'nın çocukları Frieda ve Nicholas'ın bakımını da üstlenir. Hatta Sylvia'dan kalan ev eşyalarını ve kıyafetleri atmaz kullanır, Sylvia ile ilgili karanlık bir obsesyon gelistirir.

Ted'in çevresi Assia'nın edebi yeteneğini küçümser, hatta onu sadece Sylvia'nın ölümüne yol açan "öteki kadın" olarak görür.

Ted Hughes, Sylvia'ya davrandığı gibi Assia'ya karşı da mesafeli ve sadakatsiz davranmaya başlar. Assia, 1965 yılında Ted'den Shura (Alexandra) adında bir kız çocuğu doğurur; Ted, aynı Sylvia'ya yaptığı gibi, Assia'dan itaatkar bir ev kadını olmasını bekler; ancak Assia'yı, aynı Sylvia'ya yaptığı gibi, çocukların bakıcısıyla aldatır.

Assia, Sylvia Plath ile neredeyse aynı yazgıyı paylaşacağını anladığında derin bir çaresizliğe sürüklenir. Sylvia'nın ölümünden tam altı yıl sonra, 23 Mart 1969'da Assia korkunç bir kararla, Plath'ın intiharını kopyalar. Ancak Assia, Sylvia'dan farklı olarak çocuklarını geride bırakmaz. 4 yaşındaki kızı Shura'ya ve kendisine viski içinde erittiği uyku hapları içirir. Ardından kendisini mutfağa kilitleyip havagazını açarak kızıyla birlikte intihar eder.

Peş peşe hayatındaki iki kadının (ve bir öz kızının) birebir aynı yöntemle intihar etmesi, Ted Hughes'u edebiyat dünyasında ve özellikle feminist çevrelerde adeta bir "canavar" haline dönüştürür. Sylvia Plath hayranları, mezar taşındaki "Hughes" soyadını defalarca kazıyarak silmişlerdir mesela.

Ted Hughes, uğradığı ağır suçlamalara karşı uzun yıllar boyunca sessizliğini korur. Sylvia Plath'in ölümünden sonra yasal olarak hâlâ evli oldukları için Plath'in tüm edebi mirasının hak sahibi olur. Plath'in bazı günlüklerini yok etmiş ve şiirlerini sansürlemiştir.  Ancak ölümünden hemen önce, 1998 yılında yayımladığı Doğum Günü Mektupları (Birthday Letters) adlı kitabında, Sylvia Plath ile olan ilişkisini, tutkusunu ve içindeki pişmanlıkları ilk ve son kez şiir diliyle dünyaya haykırır ve aynı yıl kanserden hayatını kaybeder.

Sylvia Plath’in oğlu da, annesinin ölümünden 46 yıl sonra, 16 Mart 2009'da Alaska'daki evinde kendisini asarak 47 yaşında hayatına son verir. Nicholas, üvey annesi sayılabilecek Assia Wevill'in intihar ettiği günün (23 Mart) neredeyse yıl dönümünde (16 Mart) kendi hayatına son vermiştir.








8 Ekim 2026 Perşembe

Beni sarsan hikayelerden (2): Harriet (Westbrook) Shelley & Percy Shelley

 Harriet (Westbrook) Shelley & Percy Shelley

Percy Shelley, 1811 yılında Oxford Üniversitesi'nden ateizm üzerine yazdığı bir broşür yüzünden atıldıktan kısa bir süre sonra Harriet Westbrook ile tanışır. Harriet, Shelley'nin kız kardeşlerinin gittiği okulda okuyan 16 yaşında zengin tüccar kızı.

Harriet, babasının katı disiplininden ve okul ortamından şikayet eder, intihar düşüncelerinden bahseder. Radikal siyasi ve özgürlükçü fikirlere sahip olan 19 yaşındaki Shelley, Harriet'ı bu baskıdan kurtarma misyonunu üstlenir. Ağustos 1811'de ikili İskoçya'nın Edinburgh kentine kaçarak gizlice evlenir. Bu evlilik, Shelley'nin aristokrat ailesinin tepkisini çeker ve babası şairin maddi desteğini keser.

İlk yıllarda çift Birleşik Krallık genelinde göçebe bir hayat yaşar. Harriet, Shelley'nin idealist radikalizmine ayak uydurmaya çalışır; Fransızca öğrenir ve Shelley'nin siyasi yazılarında ona destek olur. 1813 yılında ilk çocukları Ianthe dünyaya gelir.

Percy’nin Londra’da olduğu bir zaman diliminde, Percynin en yakın arkadaşı Hogg, Harriet ile birlikte olmak ister. Harriet bu girişimi rededer ve durumu eşi Percy’ye söyler. Ancak Percy’den hiç beklemediği bir cevap alır: Percy aslında bu girişimi onaylar, eşine Hogg ile beraber olabileceğini söyler çünkü Shelley, özgür aşkı (free love) ve evliliğin bireysel özgürlüğü kısıtlayan toplumsal bir kurum olduğunu savunur. Harriet ise daha muhafazakar bağ beklentisi içindedir.

Shelley soyut felsefe, şiir ve toplumsal devrim hayalleri kurarken; Harriet daha geleneksel, pratik ve sosyal bir yaşam arzulamaktadır.

Zaten Percy’nin ilgisi evliliklerinin birinci yılında kaybolmaya yüz tutuyor. İlk bebekten hemen sonra da saçma sapan sebeplerden dolayı Harriet’i aşağılar, başka kadınlarla beraber olur, diğer kadınlara onu ve kadınlığını şikayet eder, evliliğinde ne kadar mutsuz olduğunu anlatır.

1814 yılında Shelley, radikal filozof William Godwin ve feminist yazar Mary Wollstonecraft'ın kızı olan Mary Godwin (sonradan Frankenstein'ın yazarı Mary Shelley) ile tanışır. Mary, Shelley'nin aradığı entelektüel ve ruhsal derinliğe sahiptir.

Shelley, Harriet ikinci çocuklarına (Charles) hamileyken, 16 yaşındaki Mary Godwin ile birlikte Temmuz 1814'te Avrupa'ya kaçar. Shelley, tuhaf bir biçimde özgür aşk anlayışı gereği Harriet'ın da kendi yanlarında yaşayabileceğini ve bir "kardeş" gibi hayatlarına katılabileceğini savunur; ancak Harriet bu teklifi rededer.

Harriet, oğulları Charles'ı dünyaya getirır. Shelley ile aralarındaki bağ tamamen kopar.

Kasım 1816'da, Harriet Westbrook ortadan kaybolur. 10 Aralık 1816'da cesedi Hyde Park'taki Serpentine Gölü'nden çıkarılır. Arkasında bıraktığı intihar mektubunda Shelley'ye karşı nefret duyulmamasını istediğini belirtir. Shelley, Harriet'ın ölümünden birkaç hafta sonra (Aralık 1816) Mary Godwin ile resmi olarak evlenir.

Shelley, 1822'de 29 yaşında iken, gemisinin batması sonucu Harriet'ten 6 sene sonra, boğularak ölür.


4 Ekim 2026 Pazar

Kadın olmak: Ne yaparsan yap olmaz

Anne olmanız gerektiği bunun doğanızın bir parçası olduğu, bir bebeğiniz olmaz ise tam kadın sayılmayacağınız söylenir. Anne olmayı seçmez iseniz siz bencil ve eksik bir kadın sayılırsınız. Yaş 30a varmadan bu şarttır. Diyelim ki 40 yaş sonrası anne oldunuz, bu da yetmez, yine eleştiri alırsınız. Bu sefer de niye geç kaldığınız sorgulanır. Bebeğin ve geç anne olmanın zararları (!)  tartışılır. Bebegin olmuyormuydu ki diye çat bir soru gelir. 

Doğan bebeğinize bakmak sizin görevinizdir. Meme vermezseniz belcilsiniz. İşinizi bırakmaz ve bebeği kreşe verirseniz yine belcilsiniz. Aynısı babadan istenmez. Bebeği parka götüren, iki defa havada hoplatan baba alkış alır, ne iyi babadır, ama size kimse övgü ile gelmez, teşekkpr etmez. Annelik hep eleştirilir. Bebeği yanınızda uyutsanız olmaz, kendi bebek yatağında uyutsanız yine olmaz. Çukulata verseniz olmaz, vermezseniz yine olmaz. Kucağa alsanız olmaz, almazsanız yine olmaz. Ne yaparsanız yapın eleştiri alırsınız. 

Kız çocuğu iseniz okula gönderilmezsiniz, evlenecek anne olacaksındır ne gerek vardır. Erkek iseniz okul şarttır. Evlendirilirken size sorulmaz, münasip birine verilirsiniz. Dayak yerseniz sineye çekeceksiniz. Yuvayı siz yaparsınız. Adam başkasına giderse suç yine sizindir. Bebek olduktan sonra hem adama hem bebeğe siz bakarsınız. Anne olursanız evde oturup ev kadını olmayı seçerseniz götünün üstünde oturan üretmeyen kadın, işinize geri dönerseniz bencil kadın ne biçim anne olursunuz. 




Manipülasyon yöntemleri, bilginize..



Bireysel sınırların, özel hayatın ihlal edilmesi ve yalnızlaştırma: Özel hayatınıza ait olan sınırlar ihlal edilmiştir. Siz paylaşmamış olabilirsiniz, daha hazır değilsinizdir belki, ama karşınızdaki özel hayata ait bilgiyi edinmiştir. Evinizi çalıştığınız, gittiğiniz yerleri bilir, arkadaşlarınıza hatta eski sevgililerinize kadar her türlü bilgiye ulaşmıştır. Telefonunuza gelen aramalara, mesajlara, gittiğiniz lokasyonlara kadar bilir. Sürekli izlediğinizi düşünmeye başlarsınız. İçten samimi davranmanız, başkaları ile yakınlık kurmanız hatta onlarla iletişim kurmanız dahi imkansızlaşır. Görüştüğünüz arkadaşlara karışır, onları beğenmez. Önce arkadaşlarınızla sonra da ailenizle olan ilişkiyi sabote eder. Sizi yalnız bırakmak ve gerektiğinde ihtiyaç duyacağınız desteği kesmek niyetindedir. Bunu yaptığında artık onun istediği şeyi yapacak, ondan ayrılamayacak, gidecek yeriniz olmayacaktır. 

Değersizleştirmek: Değersiz hissettirecek ne kadar davranış varsa hepsini yapacaktır. Hakaret edecektir, sizi küçük düşürecek sözler söyleyecektir, görünüşünüzü eleştirecek, verdiğiniz kararlara karışacak, karar verme yetinizi, bilginizi, hayat görüşünüzü eleştirecek, sorgulayacaktır. Kendinin daha akıllı, daha çekici, daha üstün olduğuna sizi  inandıracaktır. Hatta başkalarıni övecek ve sizinle karşılaştıracak, sizde yetersizlik duygusu yaratacaktır. Gözünde değer kazanmak için de siz hep bir şeyleri değiştirecek, hep bir çaba içinde olacaksınız, onun dediklerini yapacaksınız. 

Beklentiyi değiştirmek: Eleştirildiğiniz şeyi değiştirseniz bile, mesela sizi kilolu buluyordur, bunu dile getiriyordur ve siz kilo verdiniz, bu yetmez, eleştiri getirecek başka bir şey bulunur, mesela" kıyafetlerin hoşuma gitmiyor", "o arkadaşını sevmiyorum". İstenilen hiç bitmez, sonu yoktur. 

Love bombing: Ilişkinin en başında sürekli kompliman yapan, hediyeler gönderen bu insan aslında karşısındaki insanın kendini korumak adına aldığı guardları bir çırpıda çok hızlı bir şekilde indirir. Ve yine aynı hızla komplimanları ve hediyeleri kesen bu insan, artık karşısındakini avucunun içine almıştır ve karşısındaki kendisini ilişkinin sadece başında da olsa bu kadar güzel ve özel hissettiren insanın dediğini yapar, ilişki sağlıksız olduğu halde. 

Karşısındakinin kendine güvenini yıkmak: "Seni benim sevdiğim gibi kimse sevemez", "sen sevilmeye layık değilsin", "benden daha iyisini bulamazsın" cümleleri sıkça duyulur. Buna inanan insan ki, sistematik yapıldığında inanır, artık bir yere gidemez, çünkü başkasının onu sevemeyeceğimlne ve değersiz olduğuna inanmıştır. Veya sık sık sistematik olarak  dış görünüşüne ait negatif düşünce belirtir. Aşağı çekmeye, kendinize duyduğunuz güveni yıkmaya çalışır. Değersizlestirir. 

Yalan söylemek ve kabul etmemek: Manipule eden yalan söyler ve yakaladığında bunu örtmek için başka yalanlar söyler, konuyu başka yere çeker, veya kapatır, veya konuyu sizin yaptığınız bir şeye  yöneltir. 

Genelleme ile gelmek: "Beni hiç sevmiyorsun", "bana hiç iyi davranmıyorsun", "sen düşüncesiz bir insansın" gibi bir genelleme ile gelenle tartışmak zordur. Detay tartışılır ama genelleme hayır. Konu tartışmak değildir zaten. 

Konuyu değiştirmek: Kendi yanlış davranışına odaklanmış tartışmayı karşısındakine çevirir. "Peki ya senin yaptığına ne demeli", "geçen gün de sen şöyle demiştin" veya "ya senin anneliğin, onu da tartışalım mı" gibi cümleler olağandır. 

Korkuyu kullanmak: Fiziksel şiddet uygular veya ses tonunda, beden dilinde tehlike içinde olduğunuza kanaat getirirsiniz. Korktugunuz için istenileni yaparsınız. "Bir daha onunla konuşursan senin kemiklerini kırarım", "bir daha bunu yaparsan olacaklardan ben sorumlu değilim" sıkça duyulacak cümlelerden. 

Passive aggression: Memnuniyetsizlik hissedilir ama tartışılmaz, söze dökülmez. Onun yerine memnuniyetsizlik ses tonuna, verilen sert cevaplara yansır. Siz de "niye böyle davranıyor" , "bir şey yapmış olmalıyım ama ne" diye kıvranırsınız. Asla konuyu açmaz, tartışmaz. Size duygusal acı çektirmek, ceza vermek amaçtır. Sırf buna maruz kalmamak için hep iyi davranmaya, sorun yapmamaya başlarsınız. Söylemek istediğinizi bin defa düşünürsünüz. 

Silent treatment: İlişkinizi anlaşamadığınız için kesmek, bitirmek normal. Sakinleşmek için vakit istemek, bir süre yalnız kalmayı tercih etmek de normal. Silent treatment böyle bir şey değil, sessizlik ve uzak durmak ceza olarak kullanılır, istediğini elde etmek, yola getirmek için kullanılır. Kaybetmekten korkan insan istenileni yapacaktır. Bu tür davranışa maruz kalan bir daha olmasın diye hiç bir sorunu yansitmayacaktır. 

Gas lighting: "Yanlış hatırlıyorsun, öyle olmadı" , "yanlış anlamışsın" , "sen hastasın" , "paranoya yapıyorsun", "kafanda kuruyorsun" gibi cümleler sizi gerçeklikten çıkarmak için kullanılır. Kendinizden şüphe duyarsınız. Artık onun dediği şeye inanmaya başlarsınız.

Kelime dağarcığımıza ilerde başka kelimeler de girecektir gibime geliyor, bakalım.