11 Ekim 2026 Pazar

Plato ve aşk

Bir zamanlar bir üniversitede verdiğim derslerden biri idi: Aşk nedir, aşk anlayışımızdaki değişimler. Aşk konusuna politika, felsefe, tarih, cografya açısından bakmıştık ve aşk anlayışımız zaman içinde nasıl değişiyor incelemiştik. Verdiğim derste konusu geçmiş bir şeyi anlatacağım. Plato ve onun aşk anlayışı


Plato’ya göre aşk (Eros), sadece iki insan arasındaki duygusal veya fiziksel bir çekim değildir. O, insanın içindeki çok derin bir ruhsal eksikliği tamamlama arayışıdır. Platon bunu ünlü eseri The Symposium'da mitolojik hikayeyle anlatır. Buraya daha önce yazmıştım. 

Hikayeye göre, insanlar başlangıçta dört kollu, dört bacaklı, iki yüzü olan ve tek bir kafada birleşen koskocaman, bütünsel varlıklarmış. Çok güçlülermiş, öyle ki bir gün tanrılara kafa tutmaya bile kalkmışlar. Tanrıların kralı Zeus onlara haddini bildirmek istemiş ama onları tamamen yok etmek de istememiş, çünkü o zaman tanrılara kurban sunacak kimse kalmazmış.Tanrılar dahiyane bir fikir bulmuşlar: Her insanı tam ortasından ikiye bölelim demişler ve öyle de yapmışlar. İşte o günden beri hep kayıp hissedip diğer yarımızı aramışız.  Platon için aşk, bu bütünlüğü ve yitirilmiş birliği yeniden kazanmak çabasıdır.

Kadınlar Devre Dışı
Bugün platonik aşkı genellikle bir kadına ya da erkeğe duyulan romantik bir his olarak düşünürüz. Ancak Platon’un yaşadığı zamanda toplumsal yapı çok farklıydı. Maalesef o dönemde kadınlar sosyal, siyasi ve entelektüel hayatın tamamen dışındaydı; eğitim almaz ve yurttaş bile sayılmazlardı.  Platon bu yüzden aşkı ikiye ayırıyordu: 

Aşağılık (Adi) Aşk: Tamamen bedensel arzuya, sekse ve üremeye dayalı aşk. Platon, Atina’daki kadın-erkek ilişkilerini tam olarak bu kategoriye koyuyordu. Evlilikler sadece neslin devamı içindi ve zihinsel bir derinliği yoktu.

Göksel Aşk: Ruha, karaktere ve zekaya hitap eden en yüce aşk. İşte Platon’a göre bu aşk, sadece iki erkek arasında yaşanabilirdi! 

Kadınların yurttaş bile sayılmadığı bir zamanda ve dünyada, bir kadına aşık olmak.... elbet de düşük ve adi görülecektir. O zaman aşk sadece iki erkek arasında mı olur? Plato der ki, kadın ve erkek arasındaki aşk üremek içindir ve adidir, ama asıl aşk, yüce olan, iki erkeke arasında mümkündür, çünkü içinde ruhsallık vardır.

Mentor ve Genç Erkek Aşkı 
Antik Yunan aristokrasisinde bugün bizim çok şaşıracağımız bir sistem vardı: Paiderastia (Pederasti). Bu, toplumda gizli saklı yaşanan bir şey değildi, hele hele bir sapkınlık hiç değildi; aksine gençlerin geleceğe hazırlanması için kurumsallaşmış, son derece saygın bir eğitim modeliydi.

Bu ilişkide iki taraf vardı:

Erastes (Seven): Yaşça büyük, toplumda statüsü olan, bilge ve deneyimli yetişkin bir erkek (mentor).

Eromenos (Sevilen): Ergenlik çağında, geleceğin Atina yurttaşı olmaya aday genç bir oğlan.

Bu ilişki sadece cinsel bir çekimden ibaret değildi; her şeyden önce bir hoca-talebe bağından oluşuyordu. Büyük erkek, genç oğlanı korur, ona felsefe, siyaset ve savaş sanatlarını öğretirdi. Karşılığında ise genç ondan hayranlık ve sadakatini esirgemezdi.

Ask merdiveni
Plato, "Tamam, bir erkeğin genç bir oğlanın fiziksel güzelliğine vurulması çok normal. Ama gerçek bir filozof burada takılıp kalmamalı" diyordu. Platon aşkı bir merdivene benzetirdi:

Basamak 1: 
Tek Bir Güzel Bedene Duyulan Aşk: Aşk önce fiziksel çekimle, tek bir bedenin güzelliğine hayran olmakla başlar.

Basamak 2: 
Tüm Güzel Bedenlerin Ortak Güzelliği: Kişi olgunlaştıkça, güzelliğin sadece bir bedene ait olmadığını, tüm güzel bedenlerde ortak bir form olduğunu fark eder.

Basamak 3: 
Ruhun Güzelliği: Fiziksel güzelliğin geçici olduğunu anlayan kişi, karakterin, erdemin ve ruhun güzelliğine aşık olur. Çirkin bir bedendeki güzel bir ruh, güzel bir bedenden daha kıymetli hale gelir.

Basamak 4: 
Kurumların, Yasaların ve Bilginin Güzelliği: Aşk daha da genişler; insan toplumu var eden adil yasaların, bilimin ve felsefenin güzelliğine hayranlık duymaya başlar.

Basamak 5: 
Güzelliğin Kendisi (Güzellik İdeası): Merdivenin en üst basamağında, hiçbir şeye bağımlı olmayan, değişmeyen, ölmeyen, saf ve mutlak "Güzellik İdeası" yer alır. Gerçek aşk, ruhun bu ilahi güzelliğe ulaşması ve onunla bütünleşmesidir.

Yani Platon’un asıl amacı, erkek erkeğe yaşanan bu yoğun aşk enerjisini, yatak odasından çıkarıp felsefeye, bilgiye ve bilgeliğe dönüştürmekti. İşte orijinal "platonik aşk", cinsel arzunun bastırılarak zihinsel ve felsefi bir boyuta yüceltilmesi demekti. Bügünkü platonik aşk anlayışımızdan ne kadar uzak.

Büyük Değişim ve Sansür
Platon yaşlandıkça felsefesinde çok keskin bir dönüş yaşadı. Ömrünün son yıllarında yazdığı Yasalar diyalogunda, gençliğinde göklere çıkardığı bu erkek erkeğe aşk ilişkilerini aniden "doğaya aykırı" ilan etti ve yasaklanması gerektiğini savundu. Çünkü üremek gerekiyordu.

Yüzyıllar sonra sahneye Hristiyanlık çıkınca işler iyice değişti. Kilise babaları, Platon’un "bedensel hazları aşın, ruhsal güzelliğe odaklanın" fikrini çok sevdi, ama arkasındaki bu "erkek erkeğe aşk" bağlamından çok rahatsız oldu. Bu kısımları tamamen sansürlediler ve görmezden geldiler! 

15. yüzyıl Rönesans döneminde İtalyan filozof Marsilio Ficino ilk kez "Platonik Aşk" (Amor Platonicus) terimini ortaya attığında, bunu sadece iki erkek entelektüel arasındaki cinsel olmayan derin dostluk için kullanmıştı. Ancak zamanla bu kavram edebiyata sızdı, değişti, dönüştü ve nihayetinde bugün bildiğimiz, karşı cinse duyulan "uzaktan uzağa, masum ve sekssiz aşk" kalıbına büründü.

Sözün kısası; Plato aşkı yüce görür, zamanın en başındaki esas doğal benliğimizi bulma çabasıdır, tensel çekimden uzakdır, aşk ruhsaldır ve erkeğe beslenir; çünkü kadına duyulan sadece tenseldir ve üremeye odaklıdır. 

Daha anlatacağım çok şey var. Bir sonrakinde.

10 Ekim 2026 Cumartesi

Yeni dating sözlüğü


Sosyal medya ikili ilişkilerimizi kökten değiştirdi. Haliyle sözlüğümüze yepyeni kelimeler ve kavramlar eklendi. Buyurun bakalım, siz bunlardan hangilerini yaşadınız veya yaşattınız?

Benching (Yedek Kulübesi): Birisinden hoşlanıyorsunuzdur ama aklınızda "acaba daha iyisi var mı?" sorusu vardır. O kişiyi yedekte (bankta) bekletip başkalarını yoklarsınız. Eğer diğer alternatiflerden bir şey çıkmazsa, yerinizi sıcak tutan o yedekteki kişiye geri dönersiniz.

Breadcrumbing (Ekmek Kırıntısı Bırakmak): Uzaktan arada bir bir kaç güzel söz söylersiniz, bir kaç story beğenirsiniz, arada güzel bir mention, belki ileride bir şey olur diye, öylece orada tutarsınız ilgi duyduğunuz ama harekete geçmezsiniz. Bir gün lazım olur düşüncesiyle karşı tarafa sürekli küçük umut kırıntıları bırakmaktır, ama asla ciddi bir harekete geçmezsiniz.

Cloaking (Görünmezlik Pelerini): İlişki bittiğinde ya da küstüğünüzde, karşı tarafı hiçbir açıklama yapmadan tüm sosyal medya hesaplarından silmek ve tamamen engellemektir.

Cuffing / Uncuffing (Sezonluk Sevgililik): İlişkileri mevsimlik yaşayanlar... Kış boyunca yalnız kalmamak için biriyle sevgili olurlar (cuffing), yaz gelip eğlence sezonu açıldığında ise onu hayatlarından çıkarıp yeni maceralara yelken açarlar (uncuffing).

Cushioning (Yastıklama): Mevcut ilişkisi bitmeden önce, ayrılık acısını hafifletmek için alternatifleri test etmeye başlamaktır. Ayrılık gerçekleştiğinde düşüş sert olmasın diye altlarına yeni bir "yastık" sererler.

Dateview (Mülakat Randevusu): Biriyle yemeğe çıkarsınız ama kendinizi iş görüşmesinde gibi hissedersiniz. "Evlenmeyi düşünüyor musun?", "Çocuk istiyor musun?", "Kaç para kazanıyorsun?", "Evin var mı?" gibi sorular peş peşe gelir.

Firedooring (Tek Taraflı Kapı): Tamamen tek taraflı bir iletişim biçimidir. Siz mesaj attığınızda dönmezler ama kendi işleri düştüğünde ya da canları sıkıldığında aniden arar, mesaj atar veya fotoğraf beğenirler. Bir nevi sosyal medya dünyasının booty call’u.

Ghosting (Hayalet Olma): Hiçbir sorun yokken ve hiçbir açıklama yapmadan aniden sosyal medyadan silinip yok olmaktır. Karşı taraf ne olduğunu anlamadan "Neden böyle oldu?" diye düşünür durur.

Haunting (Musallat Olma): Ghosting'in bir tık farklı versiyonudur. Sizi hayatından çıkarmıştır, ortada yoktur ama gizliden gizliye Instagram hikayelerinizi izlemeye ve paylaşımlarınızı yukarı kaydırmaya devam eder. Varlığını arkadan hissettirir.

Kittenfishing (Filtre Avcılığı): Buluştuğunuz kişinin profil fotoğrafındakiyle hiçbir alakasının olmaması durumudur. "Fotoğraftan çok farklısın" dediğinizde, "Ah evet, o 10 yıl önceki halim" gibi bahaneler duyarsınız.

Left on Read (Görüldü Atmak): Gönderdiğiniz mesajı okur, görürsünüz okuduğunu ama cevap vermez.

Orbiting (Yörüngede Kalmak): İlişki tamamen bitmiştir ancak karşı taraf tamamen gitmez. Hikayelerinizi ilk izleyen odur, gönderilerinizi beğenir. Sizi kendi yörüngesinde tutmaya çalışır.

Phubbing (Telefon Bağlılığı): Sizinle baş başa yemek yerken bile gözünü ve elini telefondan ayıramayanlar... Yüzünüze bakarak konuşmak yerine mesajlaşır, fotoğraf çeker ve sırf ekrana bakmak için sözünüzü keser.

Roaching (Hamam Böceği Taktiği): Başkalarıyla da flört ettiğini sizden gizleme durumudur. Siz kendinizi tek sanırsınız ama arkada, tıpkı hamam böcekleri gibi, görünmeyen düzinelerce alternatif vardır.

Snack (Aıştırmalık): Görsel olarak çok çekici, güzel veya seksi olan ama derinliği olmayan kişidir. İlişki açlığını kısa süreliğine bastırmak için ideal bir "atıştırmalık" konumundadırlar.

Stashing / Pocketing (Saklamak): Birlikte olduğunuz kişinin sizi hayatına dahil etmemesidir. Ailesiyle veya arkadaşlarıyla tanışmazsınız, sosyal medyasında sizinle ilgili tek bir iz yoktur. Herkes onu yalnız sanır çünkü diğer alternatiflere kapısını açık tutmak istiyordur.

Submarining (Denizaltı Taktiği): Hayatınızdan aniden çıkan, sizi engelleyen birinin aylar sonra hiçbir şey olmamış gibi "Selam, naber?" diye ortaya çıkmasıdır. Tıpkı bir denizaltı gibi ansızın yüzeye çıkarlar.

Slow Fade (Yavaşça Solmak): İlişkiyi açıkça bitirmek yerine ilgiyi yavaş yavaş azaltmaktır. Mesajlar seyrekleşir, aramalar azalır ve ilişki adeta kendi kendine kurur.

Thirst Trap (İlgi Tuzağı): Sırf sosyal medyadan beğeni, övgü ve ilgi toplamak amacıyla paylaşılan iddialı ve seksi fotoğraflardır.

Tinstagramming (Tinder'dan Instagram'a): Sizi Tinder gibi çöpçatanlık uygulamalarında bulup, ilk iletişimi oradan kurmak yerine doğrudan Instagram'dan takibe alıp DM'den yürüyenlerin taktiğidir.

Zombieing (Zombi İstilası): Yıllar önce hayatınızdan tamamen çıkmış, adını unuttuğunuz eski sevgilinin adeta mezardan uyanmış gibi yıllar sonra aniden telefon ekranınızda "Merhaba" diye belirmesidir.

9 Ekim 2026 Cuma

Beni sarsan hikayelerden (4): Jane Birkin & Serge Gainsbourg


Jane Birkin, 1968 yılında Slogan adlı Fransız filminin seçmelerine katıldı. Başrolü paylaşacağı Serge Gainsbourg, o dönem hem ünlü aktris Brigitte Bardot ile yaşadığı sansasyonel aşkın bitişiyle yaralıydı hem de setin ilk günlerinde Jane'e karşı oldukça kibirli ve mesafeli davrandı. Fransızcası henüz çok zayıf olan Jane, bir akşam yönetmenin de teşvikiyle Serge'i Paris'te bir akşam yemeğine ve ardından gece kulüplerine davet etti. Birlikte geçirdikleri bu çılgın Paris gecesi, aralarındaki buzları tamamen eritti ve 12 yıl sürecek tutkulu bir aşkın başlangıcı oldu.

"Je t'aime... moi non plus" ve Küresel Skandal 'dan da bahsedelim. Gainsbourg, aslında "Je t'aime... moi non plus" adli bu erotik şarkıyı eski sevgilisi Brigitte Bardot için yazmış ve onunla kaydetmişti; ancak Bardot'nun evli olması nedeniyle kayıt gizli tutulmuştu.Serge şarkıyı Jane Birkin ile yeniden kaydetti. Birkin’in iç çekişleri ve fısıltılı vokalleriyle hayat bulan şarkı, 1969 yılında yayınlandığında dünya çapında bir şok dalgası yarattı. Vatikan şarkıyı "müstehcen" ilan ederek kınadı, İtalya, İspanya ve İngiltere (BBC) dahil birçok ülkede radyolarda yasaklandı. Ancak bu yasaklar ters tepti ve şarkı milyonlarca satarak ikiliyi bir gecede küresel ikonlar haline getirdi.




Serge, Jane'in kırılgan, ince ve çocuksu ses tonuna hayran kalmıştı ve onun için özel olarak şarkılar yazmaya başladı. Pop tarihinin en büyük konsept albümlerinden biri kabul edilen Histoire de Melody Nelson albümünün kapağında, Serge'in ilham perisi olan kırmızı peruklu ve elinde pelüş oyuncak tutan üstsüz Jane Birkin yer alıyordu. 

1971 yılında çiftin, ileride kendileri gibi dünyaca ünlü bir oyuncu ve müzisyen olacak kızları Charlotte Gainsbourg dünyaya geldi. 

1980 yılına gelindiğinde Serge Gainsbourg’un ağır alkol bağımlılığı, öfke patlamaları ve yıpratıcı gece hayatı, Jane Birkin için taşınamaz bir hal aldı. Birkin, çocuklarını da yanına alarak Serge’i terk etti ve yönetmen Jacques Doillon ile yeni bir hayata başladı. Ancak bu ayrılık onların sanatsal bağını koparmadı. Serge Gainsbourg, ayrılıktan sonra da Jane için şarkılar yazmaya devam etti. Birkin’in en iyi albümlerinden biri kabul edilen Baby Alone in Babylone (1983) ve Amours des feintes (1990), ayrılık sonrasında Serge'in ona yazdığı eserlerden oluşur.

Serge Gainsbourg 1991 yılında kalp krizinden hayatını kaybettiğinde, Jane onun ardından derin bir yas tuttu ve ömrünün sonuna kadar (2023'teki ölümüne dek) konserlerinde Serge'in şarkılarını tüm dünyada seslendirerek onun mirasını yaşattı. Paris'te birlikte yaşadıkları ve duvarları Serge tarafından siyaha boyanmış olan ünlü ev günümüzde ikilinin anısını yaşatan popüler bir müze olarak ziyaret edilmektedir.

Jane Birkin ve Serge Gainsbourg, 20. yüzyılın en ikonik, fırtınalı ve sanatsal açıdan en üretken aşk hikayelerinden birini yaşamış, Fransız popüler kültürüne tamamen yön vermiş efsanevi bir çifttir. Biri aristokrat geçmişe sahip duru bir İngiliz kızı, diğeri ise bohem, provokatif ve dahi bir Fransız müzisyen olan bu ikilinin 1968 yılında başlayan birlikteliği, pop, sinema ve moda dünyasında silinmez izler bırakmıştır.

Beni sarsan hikayelerden (3): Sylvia Plath & Ted Huhes & Assia Wevill


Bugünkü hikayemiz yine edebiyat tarihinden: Sylvia Plath, Ted Hughes ve Assia Wevill arasındaki aşk üçgeni. 

Amerikalı şair Sylvia Plath ve İngiliz şair Ted Hughes, 1956 yılında Cambridge Üniversitesi'nde bir edebiyat partisinde tanışırlar. Birbirlerinin dehasından büyülenen çift, yalnızca dört ay içinde evlenir. İlişkilerinin ilk yılları hem büyük bir aşkı, hem de yoğun bir edebi üretkenliği barındırır; hatta Ted Hughes'un ilk şiirlerini derleyip dergilere gönderen ve onun tanınmasını sağlayan kişi bizzat Sylvia'dır.

Ancak zamanla evlilikteki dengeler değişir. Çiftin Frieda ve Nicholas adında iki çocuğu olur. Ev işleri, çocukların bakımı ve gündelik yaşamın tüm yükü Sylvia'nın omuzlarına biner. Ted'in kariyeri edebiyat çevrelerinde hızla yükselirken, kronik depresyonla (bipolar bozukluk) mücadele eden Sylvia, bebek bezleri ve uykusuz geceler arasında sıkışıp kalır. Ted'in gördüğü hayranlık, Sylvia'da derin bir yalnızlık ve kıskançlık krizleri yaratır. 

1962 yılında çift, Londra'daki dairelerini başka bir çifte, David ve Assia Wevill'e kiralar. Reklam yazarı, çevirmen ve şair olan Assia; çok dilli, cazibeli ve son derece çekici bir kadındır.

Ted Hughes ve Assia arasında neredeyse ilk görüşte başlayan gizli yakınlaşma, kısa sürede tutkulu bir yasak aşka dönüşür. Sylvia bu ihaneti öğrenir ve evliliğini bitirme kararı alır. İki çocuğunu yanına alarak evi terk eder ve Londra'ya döner. Bu ayrılık dönemi, Sylvia'nın öfke ve acıdan beslenerek baş yapıtı olan Ariel şiirlerini yazdığı, şairliğinin zirvesine ulaştığı en verimli dönemi olur.

11 Şubat 1963'te, Sylvia Plath derin depresyona ve acılara daha fazla dayanamaz. İkinci kattaki odalarında uyuyan çocuklarının yanına kurabiye ve süt bırakır. Gazın çocukların odasına sızmaması için kapı aralıklarını havlu ve bantlarla sıkıca kapatır. Aşağıdaki mutfağa inerek havagazı fırınının kapağını açar, kafasını fırının içine sokarak hayatına son verir. Henüz 30 yaşındadır.

Sylvia'nın ölümünden sonra, onun hayaleti Ted ve Assia'nın ilişkisinin peşini hiç bırakmaz. Sylvia öldüğü sırada Assia, Ted'den hamiledir, ancak trajedinin şokuyla bebeğini aldırır.

Assia ve Ted birlikte yaşamaya başlarlar ve Assia, Sylvia'nın çocukları Frieda ve Nicholas'ın bakımını da üstlenir. Hatta Sylvia'dan kalan ev eşyalarını ve kıyafetleri atmaz kullanır, Sylvia ile ilgili karanlık bir obsesyon gelistirir.

Ted'in çevresi Assia'nın edebi yeteneğini küçümser, hatta onu sadece Sylvia'nın ölümüne yol açan "öteki kadın" olarak görür.

Ted Hughes, Sylvia'ya davrandığı gibi Assia'ya karşı da mesafeli ve sadakatsiz davranmaya başlar. Assia, 1965 yılında Ted'den Shura (Alexandra) adında bir kız çocuğu doğurur; Ted, aynı Sylvia'ya yaptığı gibi, Assia'dan itaatkar bir ev kadını olmasını bekler; ancak Assia'yı, aynı Sylvia'ya yaptığı gibi, çocukların bakıcısıyla aldatır.

Assia, Sylvia Plath ile neredeyse aynı yazgıyı paylaşacağını anladığında derin bir çaresizliğe sürüklenir. Sylvia'nın ölümünden tam altı yıl sonra, 23 Mart 1969'da Assia korkunç bir kararla, Plath'ın intiharını kopyalar. Ancak Assia, Sylvia'dan farklı olarak çocuklarını geride bırakmaz. 4 yaşındaki kızı Shura'ya ve kendisine viski içinde erittiği uyku hapları içirir. Ardından kendisini mutfağa kilitleyip havagazını açarak kızıyla birlikte intihar eder.

Peş peşe hayatındaki iki kadının (ve bir öz kızının) birebir aynı yöntemle intihar etmesi, Ted Hughes'u edebiyat dünyasında ve özellikle feminist çevrelerde adeta bir "canavar" haline dönüştürür. Sylvia Plath hayranları, mezar taşındaki "Hughes" soyadını defalarca kazıyarak silmişlerdir mesela.

Ted Hughes, uğradığı ağır suçlamalara karşı uzun yıllar boyunca sessizliğini korur. Sylvia Plath'in ölümünden sonra yasal olarak hâlâ evli oldukları için Plath'in tüm edebi mirasının hak sahibi olur. Plath'in bazı günlüklerini yok etmiş ve şiirlerini sansürlemiştir.  Ancak ölümünden hemen önce, 1998 yılında yayımladığı Doğum Günü Mektupları (Birthday Letters) adlı kitabında, Sylvia Plath ile olan ilişkisini, tutkusunu ve içindeki pişmanlıkları ilk ve son kez şiir diliyle dünyaya haykırır ve aynı yıl kanserden hayatını kaybeder.

Sylvia Plath’in oğlu da, annesinin ölümünden 46 yıl sonra, 16 Mart 2009'da Alaska'daki evinde kendisini asarak 47 yaşında hayatına son verir. Nicholas, üvey annesi sayılabilecek Assia Wevill'in intihar ettiği günün (23 Mart) neredeyse yıl dönümünde (16 Mart) kendi hayatına son vermiştir.








8 Ekim 2026 Perşembe

Beni sarsan hikayelerden (2): Harriet (Westbrook) Shelley & Percy Shelley

 Harriet (Westbrook) Shelley & Percy Shelley

Percy Shelley, 1811 yılında Oxford Üniversitesi'nden ateizm üzerine yazdığı bir broşür yüzünden atıldıktan kısa bir süre sonra Harriet Westbrook ile tanışır. Harriet, Shelley'nin kız kardeşlerinin gittiği okulda okuyan 16 yaşında zengin tüccar kızı.

Harriet, babasının katı disiplininden ve okul ortamından şikayet eder, intihar düşüncelerinden bahseder. Radikal siyasi ve özgürlükçü fikirlere sahip olan 19 yaşındaki Shelley, Harriet'ı bu baskıdan kurtarma misyonunu üstlenir. Ağustos 1811'de ikili İskoçya'nın Edinburgh kentine kaçarak gizlice evlenir. Bu evlilik, Shelley'nin aristokrat ailesinin tepkisini çeker ve babası şairin maddi desteğini keser.

İlk yıllarda çift Birleşik Krallık genelinde göçebe bir hayat yaşar. Harriet, Shelley'nin idealist radikalizmine ayak uydurmaya çalışır; Fransızca öğrenir ve Shelley'nin siyasi yazılarında ona destek olur. 1813 yılında ilk çocukları Ianthe dünyaya gelir.

Percy’nin Londra’da olduğu bir zaman diliminde, Percynin en yakın arkadaşı Hogg, Harriet ile birlikte olmak ister. Harriet bu girişimi rededer ve durumu eşi Percy’ye söyler. Ancak Percy’den hiç beklemediği bir cevap alır: Percy aslında bu girişimi onaylar, eşine Hogg ile beraber olabileceğini söyler çünkü Shelley, özgür aşkı (free love) ve evliliğin bireysel özgürlüğü kısıtlayan toplumsal bir kurum olduğunu savunur. Harriet ise daha muhafazakar bağ beklentisi içindedir.

Shelley soyut felsefe, şiir ve toplumsal devrim hayalleri kurarken; Harriet daha geleneksel, pratik ve sosyal bir yaşam arzulamaktadır.

Zaten Percy’nin ilgisi evliliklerinin birinci yılında kaybolmaya yüz tutuyor. İlk bebekten hemen sonra da saçma sapan sebeplerden dolayı Harriet’i aşağılar, başka kadınlarla beraber olur, diğer kadınlara onu ve kadınlığını şikayet eder, evliliğinde ne kadar mutsuz olduğunu anlatır.

1814 yılında Shelley, radikal filozof William Godwin ve feminist yazar Mary Wollstonecraft'ın kızı olan Mary Godwin (sonradan Frankenstein'ın yazarı Mary Shelley) ile tanışır. Mary, Shelley'nin aradığı entelektüel ve ruhsal derinliğe sahiptir.

Shelley, Harriet ikinci çocuklarına (Charles) hamileyken, 16 yaşındaki Mary Godwin ile birlikte Temmuz 1814'te Avrupa'ya kaçar. Shelley, tuhaf bir biçimde özgür aşk anlayışı gereği Harriet'ın da kendi yanlarında yaşayabileceğini ve bir "kardeş" gibi hayatlarına katılabileceğini savunur; ancak Harriet bu teklifi rededer.

Harriet, oğulları Charles'ı dünyaya getirır. Shelley ile aralarındaki bağ tamamen kopar.

Kasım 1816'da, Harriet Westbrook ortadan kaybolur. 10 Aralık 1816'da cesedi Hyde Park'taki Serpentine Gölü'nden çıkarılır. Arkasında bıraktığı intihar mektubunda Shelley'ye karşı nefret duyulmamasını istediğini belirtir. Shelley, Harriet'ın ölümünden birkaç hafta sonra (Aralık 1816) Mary Godwin ile resmi olarak evlenir.

Shelley, 1822'de 29 yaşında iken, gemisinin batması sonucu Harriet'ten 6 sene sonra, boğularak ölür.