11 Ekim 2026 Pazar

Plato ve aşk

Bir zamanlar bir üniversitede verdiğim derslerden biri idi: Aşk nedir, aşk anlayışımızdaki değişimler. Aşk konusuna politika, felsefe, tarih, cografya açısından bakmıştık ve aşk anlayışımız zaman içinde nasıl değişiyor incelemiştik. Verdiğim derste konusu geçmiş bir şeyi anlatacağım. Plato ve onun aşk anlayışı


Plato’ya göre aşk (Eros), sadece iki insan arasındaki duygusal veya fiziksel bir çekim değildir. O, insanın içindeki çok derin bir ruhsal eksikliği tamamlama arayışıdır. Platon bunu ünlü eseri The Symposium'da mitolojik hikayeyle anlatır. Buraya daha önce yazmıştım. 

Hikayeye göre, insanlar başlangıçta dört kollu, dört bacaklı, iki yüzü olan ve tek bir kafada birleşen koskocaman, bütünsel varlıklarmış. Çok güçlülermiş, öyle ki bir gün tanrılara kafa tutmaya bile kalkmışlar. Tanrıların kralı Zeus onlara haddini bildirmek istemiş ama onları tamamen yok etmek de istememiş, çünkü o zaman tanrılara kurban sunacak kimse kalmazmış.Tanrılar dahiyane bir fikir bulmuşlar: Her insanı tam ortasından ikiye bölelim demişler ve öyle de yapmışlar. İşte o günden beri hep kayıp hissedip diğer yarımızı aramışız.  Platon için aşk, bu bütünlüğü ve yitirilmiş birliği yeniden kazanmak çabasıdır.

Kadınlar Devre Dışı
Bugün platonik aşkı genellikle bir kadına ya da erkeğe duyulan romantik bir his olarak düşünürüz. Ancak Platon’un yaşadığı zamanda toplumsal yapı çok farklıydı. Maalesef o dönemde kadınlar sosyal, siyasi ve entelektüel hayatın tamamen dışındaydı; eğitim almaz ve yurttaş bile sayılmazlardı.  Platon bu yüzden aşkı ikiye ayırıyordu: 

Aşağılık (Adi) Aşk: Tamamen bedensel arzuya, sekse ve üremeye dayalı aşk. Platon, Atina’daki kadın-erkek ilişkilerini tam olarak bu kategoriye koyuyordu. Evlilikler sadece neslin devamı içindi ve zihinsel bir derinliği yoktu.

Göksel Aşk: Ruha, karaktere ve zekaya hitap eden en yüce aşk. İşte Platon’a göre bu aşk, sadece iki erkek arasında yaşanabilirdi! 

Kadınların yurttaş bile sayılmadığı bir zamanda ve dünyada, bir kadına aşık olmak.... elbet de düşük ve adi görülecektir. O zaman aşk sadece iki erkek arasında mı olur? Plato der ki, kadın ve erkek arasındaki aşk üremek içindir ve adidir, ama asıl aşk, yüce olan, iki erkeke arasında mümkündür, çünkü içinde ruhsallık vardır.

Mentor ve Genç Erkek Aşkı 
Antik Yunan aristokrasisinde bugün bizim çok şaşıracağımız bir sistem vardı: Paiderastia (Pederasti). Bu, toplumda gizli saklı yaşanan bir şey değildi, hele hele bir sapkınlık hiç değildi; aksine gençlerin geleceğe hazırlanması için kurumsallaşmış, son derece saygın bir eğitim modeliydi.

Bu ilişkide iki taraf vardı:

Erastes (Seven): Yaşça büyük, toplumda statüsü olan, bilge ve deneyimli yetişkin bir erkek (mentor).

Eromenos (Sevilen): Ergenlik çağında, geleceğin Atina yurttaşı olmaya aday genç bir oğlan.

Bu ilişki sadece cinsel bir çekimden ibaret değildi; her şeyden önce bir hoca-talebe bağından oluşuyordu. Büyük erkek, genç oğlanı korur, ona felsefe, siyaset ve savaş sanatlarını öğretirdi. Karşılığında ise genç ondan hayranlık ve sadakatini esirgemezdi.

Ask merdiveni
Plato, "Tamam, bir erkeğin genç bir oğlanın fiziksel güzelliğine vurulması çok normal. Ama gerçek bir filozof burada takılıp kalmamalı" diyordu. Platon aşkı bir merdivene benzetirdi:

Basamak 1: 
Tek Bir Güzel Bedene Duyulan Aşk: Aşk önce fiziksel çekimle, tek bir bedenin güzelliğine hayran olmakla başlar.

Basamak 2: 
Tüm Güzel Bedenlerin Ortak Güzelliği: Kişi olgunlaştıkça, güzelliğin sadece bir bedene ait olmadığını, tüm güzel bedenlerde ortak bir form olduğunu fark eder.

Basamak 3: 
Ruhun Güzelliği: Fiziksel güzelliğin geçici olduğunu anlayan kişi, karakterin, erdemin ve ruhun güzelliğine aşık olur. Çirkin bir bedendeki güzel bir ruh, güzel bir bedenden daha kıymetli hale gelir.

Basamak 4: 
Kurumların, Yasaların ve Bilginin Güzelliği: Aşk daha da genişler; insan toplumu var eden adil yasaların, bilimin ve felsefenin güzelliğine hayranlık duymaya başlar.

Basamak 5: 
Güzelliğin Kendisi (Güzellik İdeası): Merdivenin en üst basamağında, hiçbir şeye bağımlı olmayan, değişmeyen, ölmeyen, saf ve mutlak "Güzellik İdeası" yer alır. Gerçek aşk, ruhun bu ilahi güzelliğe ulaşması ve onunla bütünleşmesidir.

Yani Platon’un asıl amacı, erkek erkeğe yaşanan bu yoğun aşk enerjisini, yatak odasından çıkarıp felsefeye, bilgiye ve bilgeliğe dönüştürmekti. İşte orijinal "platonik aşk", cinsel arzunun bastırılarak zihinsel ve felsefi bir boyuta yüceltilmesi demekti. Bügünkü platonik aşk anlayışımızdan ne kadar uzak.

Büyük Değişim ve Sansür
Platon yaşlandıkça felsefesinde çok keskin bir dönüş yaşadı. Ömrünün son yıllarında yazdığı Yasalar diyalogunda, gençliğinde göklere çıkardığı bu erkek erkeğe aşk ilişkilerini aniden "doğaya aykırı" ilan etti ve yasaklanması gerektiğini savundu. Çünkü üremek gerekiyordu.

Yüzyıllar sonra sahneye Hristiyanlık çıkınca işler iyice değişti. Kilise babaları, Platon’un "bedensel hazları aşın, ruhsal güzelliğe odaklanın" fikrini çok sevdi, ama arkasındaki bu "erkek erkeğe aşk" bağlamından çok rahatsız oldu. Bu kısımları tamamen sansürlediler ve görmezden geldiler! 

15. yüzyıl Rönesans döneminde İtalyan filozof Marsilio Ficino ilk kez "Platonik Aşk" (Amor Platonicus) terimini ortaya attığında, bunu sadece iki erkek entelektüel arasındaki cinsel olmayan derin dostluk için kullanmıştı. Ancak zamanla bu kavram edebiyata sızdı, değişti, dönüştü ve nihayetinde bugün bildiğimiz, karşı cinse duyulan "uzaktan uzağa, masum ve sekssiz aşk" kalıbına büründü.

Sözün kısası; Plato aşkı yüce görür, zamanın en başındaki esas doğal benliğimizi bulma çabasıdır, tensel çekimden uzakdır, aşk ruhsaldır ve erkeğe beslenir; çünkü kadına duyulan sadece tenseldir ve üremeye odaklıdır. 

Daha anlatacağım çok şey var. Bir sonrakinde.

10 Ekim 2026 Cumartesi

Yeni dating sözlüğü


Sosyal medya ikili ilişkilerimizi kökten değiştirdi. Haliyle sözlüğümüze yepyeni kelimeler ve kavramlar eklendi. Buyurun bakalım, siz bunlardan hangilerini yaşadınız veya yaşattınız?

Benching (Yedek Kulübesi): Birisinden hoşlanıyorsunuzdur ama aklınızda "acaba daha iyisi var mı?" sorusu vardır. O kişiyi yedekte (bankta) bekletip başkalarını yoklarsınız. Eğer diğer alternatiflerden bir şey çıkmazsa, yerinizi sıcak tutan o yedekteki kişiye geri dönersiniz.

Breadcrumbing (Ekmek Kırıntısı Bırakmak): Uzaktan arada bir bir kaç güzel söz söylersiniz, bir kaç story beğenirsiniz, arada güzel bir mention, belki ileride bir şey olur diye, öylece orada tutarsınız ilgi duyduğunuz ama harekete geçmezsiniz. Bir gün lazım olur düşüncesiyle karşı tarafa sürekli küçük umut kırıntıları bırakmaktır, ama asla ciddi bir harekete geçmezsiniz.

Cloaking (Görünmezlik Pelerini): İlişki bittiğinde ya da küstüğünüzde, karşı tarafı hiçbir açıklama yapmadan tüm sosyal medya hesaplarından silmek ve tamamen engellemektir.

Cuffing / Uncuffing (Sezonluk Sevgililik): İlişkileri mevsimlik yaşayanlar... Kış boyunca yalnız kalmamak için biriyle sevgili olurlar (cuffing), yaz gelip eğlence sezonu açıldığında ise onu hayatlarından çıkarıp yeni maceralara yelken açarlar (uncuffing).

Cushioning (Yastıklama): Mevcut ilişkisi bitmeden önce, ayrılık acısını hafifletmek için alternatifleri test etmeye başlamaktır. Ayrılık gerçekleştiğinde düşüş sert olmasın diye altlarına yeni bir "yastık" sererler.

Dateview (Mülakat Randevusu): Biriyle yemeğe çıkarsınız ama kendinizi iş görüşmesinde gibi hissedersiniz. "Evlenmeyi düşünüyor musun?", "Çocuk istiyor musun?", "Kaç para kazanıyorsun?", "Evin var mı?" gibi sorular peş peşe gelir.

Firedooring (Tek Taraflı Kapı): Tamamen tek taraflı bir iletişim biçimidir. Siz mesaj attığınızda dönmezler ama kendi işleri düştüğünde ya da canları sıkıldığında aniden arar, mesaj atar veya fotoğraf beğenirler. Bir nevi sosyal medya dünyasının booty call’u.

Ghosting (Hayalet Olma): Hiçbir sorun yokken ve hiçbir açıklama yapmadan aniden sosyal medyadan silinip yok olmaktır. Karşı taraf ne olduğunu anlamadan "Neden böyle oldu?" diye düşünür durur.

Haunting (Musallat Olma): Ghosting'in bir tık farklı versiyonudur. Sizi hayatından çıkarmıştır, ortada yoktur ama gizliden gizliye Instagram hikayelerinizi izlemeye ve paylaşımlarınızı yukarı kaydırmaya devam eder. Varlığını arkadan hissettirir.

Kittenfishing (Filtre Avcılığı): Buluştuğunuz kişinin profil fotoğrafındakiyle hiçbir alakasının olmaması durumudur. "Fotoğraftan çok farklısın" dediğinizde, "Ah evet, o 10 yıl önceki halim" gibi bahaneler duyarsınız.

Left on Read (Görüldü Atmak): Gönderdiğiniz mesajı okur, görürsünüz okuduğunu ama cevap vermez.

Orbiting (Yörüngede Kalmak): İlişki tamamen bitmiştir ancak karşı taraf tamamen gitmez. Hikayelerinizi ilk izleyen odur, gönderilerinizi beğenir. Sizi kendi yörüngesinde tutmaya çalışır.

Phubbing (Telefon Bağlılığı): Sizinle baş başa yemek yerken bile gözünü ve elini telefondan ayıramayanlar... Yüzünüze bakarak konuşmak yerine mesajlaşır, fotoğraf çeker ve sırf ekrana bakmak için sözünüzü keser.

Roaching (Hamam Böceği Taktiği): Başkalarıyla da flört ettiğini sizden gizleme durumudur. Siz kendinizi tek sanırsınız ama arkada, tıpkı hamam böcekleri gibi, görünmeyen düzinelerce alternatif vardır.

Snack (Aıştırmalık): Görsel olarak çok çekici, güzel veya seksi olan ama derinliği olmayan kişidir. İlişki açlığını kısa süreliğine bastırmak için ideal bir "atıştırmalık" konumundadırlar.

Stashing / Pocketing (Saklamak): Birlikte olduğunuz kişinin sizi hayatına dahil etmemesidir. Ailesiyle veya arkadaşlarıyla tanışmazsınız, sosyal medyasında sizinle ilgili tek bir iz yoktur. Herkes onu yalnız sanır çünkü diğer alternatiflere kapısını açık tutmak istiyordur.

Submarining (Denizaltı Taktiği): Hayatınızdan aniden çıkan, sizi engelleyen birinin aylar sonra hiçbir şey olmamış gibi "Selam, naber?" diye ortaya çıkmasıdır. Tıpkı bir denizaltı gibi ansızın yüzeye çıkarlar.

Slow Fade (Yavaşça Solmak): İlişkiyi açıkça bitirmek yerine ilgiyi yavaş yavaş azaltmaktır. Mesajlar seyrekleşir, aramalar azalır ve ilişki adeta kendi kendine kurur.

Thirst Trap (İlgi Tuzağı): Sırf sosyal medyadan beğeni, övgü ve ilgi toplamak amacıyla paylaşılan iddialı ve seksi fotoğraflardır.

Tinstagramming (Tinder'dan Instagram'a): Sizi Tinder gibi çöpçatanlık uygulamalarında bulup, ilk iletişimi oradan kurmak yerine doğrudan Instagram'dan takibe alıp DM'den yürüyenlerin taktiğidir.

Zombieing (Zombi İstilası): Yıllar önce hayatınızdan tamamen çıkmış, adını unuttuğunuz eski sevgilinin adeta mezardan uyanmış gibi yıllar sonra aniden telefon ekranınızda "Merhaba" diye belirmesidir.

9 Ekim 2026 Cuma

Beni sarsan hikayelerden (4): Jane Birkin & Serge Gainsbourg


Jane Birkin, 1968 yılında Slogan adlı Fransız filminin seçmelerine katıldı. Başrolü paylaşacağı Serge Gainsbourg, o dönem hem ünlü aktris Brigitte Bardot ile yaşadığı sansasyonel aşkın bitişiyle yaralıydı hem de setin ilk günlerinde Jane'e karşı oldukça kibirli ve mesafeli davrandı. Fransızcası henüz çok zayıf olan Jane, bir akşam yönetmenin de teşvikiyle Serge'i Paris'te bir akşam yemeğine ve ardından gece kulüplerine davet etti. Birlikte geçirdikleri bu çılgın Paris gecesi, aralarındaki buzları tamamen eritti ve 12 yıl sürecek tutkulu bir aşkın başlangıcı oldu.

"Je t'aime... moi non plus" ve Küresel Skandal 'dan da bahsedelim. Gainsbourg, aslında "Je t'aime... moi non plus" adli bu erotik şarkıyı eski sevgilisi Brigitte Bardot için yazmış ve onunla kaydetmişti; ancak Bardot'nun evli olması nedeniyle kayıt gizli tutulmuştu.Serge şarkıyı Jane Birkin ile yeniden kaydetti. Birkin’in iç çekişleri ve fısıltılı vokalleriyle hayat bulan şarkı, 1969 yılında yayınlandığında dünya çapında bir şok dalgası yarattı. Vatikan şarkıyı "müstehcen" ilan ederek kınadı, İtalya, İspanya ve İngiltere (BBC) dahil birçok ülkede radyolarda yasaklandı. Ancak bu yasaklar ters tepti ve şarkı milyonlarca satarak ikiliyi bir gecede küresel ikonlar haline getirdi.




Serge, Jane'in kırılgan, ince ve çocuksu ses tonuna hayran kalmıştı ve onun için özel olarak şarkılar yazmaya başladı. Pop tarihinin en büyük konsept albümlerinden biri kabul edilen Histoire de Melody Nelson albümünün kapağında, Serge'in ilham perisi olan kırmızı peruklu ve elinde pelüş oyuncak tutan üstsüz Jane Birkin yer alıyordu. 

1971 yılında çiftin, ileride kendileri gibi dünyaca ünlü bir oyuncu ve müzisyen olacak kızları Charlotte Gainsbourg dünyaya geldi. 

1980 yılına gelindiğinde Serge Gainsbourg’un ağır alkol bağımlılığı, öfke patlamaları ve yıpratıcı gece hayatı, Jane Birkin için taşınamaz bir hal aldı. Birkin, çocuklarını da yanına alarak Serge’i terk etti ve yönetmen Jacques Doillon ile yeni bir hayata başladı. Ancak bu ayrılık onların sanatsal bağını koparmadı. Serge Gainsbourg, ayrılıktan sonra da Jane için şarkılar yazmaya devam etti. Birkin’in en iyi albümlerinden biri kabul edilen Baby Alone in Babylone (1983) ve Amours des feintes (1990), ayrılık sonrasında Serge'in ona yazdığı eserlerden oluşur.

Serge Gainsbourg 1991 yılında kalp krizinden hayatını kaybettiğinde, Jane onun ardından derin bir yas tuttu ve ömrünün sonuna kadar (2023'teki ölümüne dek) konserlerinde Serge'in şarkılarını tüm dünyada seslendirerek onun mirasını yaşattı. Paris'te birlikte yaşadıkları ve duvarları Serge tarafından siyaha boyanmış olan ünlü ev günümüzde ikilinin anısını yaşatan popüler bir müze olarak ziyaret edilmektedir.

Jane Birkin ve Serge Gainsbourg, 20. yüzyılın en ikonik, fırtınalı ve sanatsal açıdan en üretken aşk hikayelerinden birini yaşamış, Fransız popüler kültürüne tamamen yön vermiş efsanevi bir çifttir. Biri aristokrat geçmişe sahip duru bir İngiliz kızı, diğeri ise bohem, provokatif ve dahi bir Fransız müzisyen olan bu ikilinin 1968 yılında başlayan birlikteliği, pop, sinema ve moda dünyasında silinmez izler bırakmıştır.

Beni sarsan hikayelerden (3): Sylvia Plath & Ted Huhes & Assia Wevill


Bugünkü hikayemiz yine edebiyat tarihinden: Sylvia Plath, Ted Hughes ve Assia Wevill arasındaki aşk üçgeni. 

Amerikalı şair Sylvia Plath ve İngiliz şair Ted Hughes, 1956 yılında Cambridge Üniversitesi'nde bir edebiyat partisinde tanışırlar. Birbirlerinin dehasından büyülenen çift, yalnızca dört ay içinde evlenir. İlişkilerinin ilk yılları hem büyük bir aşkı, hem de yoğun bir edebi üretkenliği barındırır; hatta Ted Hughes'un ilk şiirlerini derleyip dergilere gönderen ve onun tanınmasını sağlayan kişi bizzat Sylvia'dır.

Ancak zamanla evlilikteki dengeler değişir. Çiftin Frieda ve Nicholas adında iki çocuğu olur. Ev işleri, çocukların bakımı ve gündelik yaşamın tüm yükü Sylvia'nın omuzlarına biner. Ted'in kariyeri edebiyat çevrelerinde hızla yükselirken, kronik depresyonla (bipolar bozukluk) mücadele eden Sylvia, bebek bezleri ve uykusuz geceler arasında sıkışıp kalır. Ted'in gördüğü hayranlık, Sylvia'da derin bir yalnızlık ve kıskançlık krizleri yaratır. 

1962 yılında çift, Londra'daki dairelerini başka bir çifte, David ve Assia Wevill'e kiralar. Reklam yazarı, çevirmen ve şair olan Assia; çok dilli, cazibeli ve son derece çekici bir kadındır.

Ted Hughes ve Assia arasında neredeyse ilk görüşte başlayan gizli yakınlaşma, kısa sürede tutkulu bir yasak aşka dönüşür. Sylvia bu ihaneti öğrenir ve evliliğini bitirme kararı alır. İki çocuğunu yanına alarak evi terk eder ve Londra'ya döner. Bu ayrılık dönemi, Sylvia'nın öfke ve acıdan beslenerek baş yapıtı olan Ariel şiirlerini yazdığı, şairliğinin zirvesine ulaştığı en verimli dönemi olur.

11 Şubat 1963'te, Sylvia Plath derin depresyona ve acılara daha fazla dayanamaz. İkinci kattaki odalarında uyuyan çocuklarının yanına kurabiye ve süt bırakır. Gazın çocukların odasına sızmaması için kapı aralıklarını havlu ve bantlarla sıkıca kapatır. Aşağıdaki mutfağa inerek havagazı fırınının kapağını açar, kafasını fırının içine sokarak hayatına son verir. Henüz 30 yaşındadır.

Sylvia'nın ölümünden sonra, onun hayaleti Ted ve Assia'nın ilişkisinin peşini hiç bırakmaz. Sylvia öldüğü sırada Assia, Ted'den hamiledir, ancak trajedinin şokuyla bebeğini aldırır.

Assia ve Ted birlikte yaşamaya başlarlar ve Assia, Sylvia'nın çocukları Frieda ve Nicholas'ın bakımını da üstlenir. Hatta Sylvia'dan kalan ev eşyalarını ve kıyafetleri atmaz kullanır, Sylvia ile ilgili karanlık bir obsesyon gelistirir.

Ted'in çevresi Assia'nın edebi yeteneğini küçümser, hatta onu sadece Sylvia'nın ölümüne yol açan "öteki kadın" olarak görür.

Ted Hughes, Sylvia'ya davrandığı gibi Assia'ya karşı da mesafeli ve sadakatsiz davranmaya başlar. Assia, 1965 yılında Ted'den Shura (Alexandra) adında bir kız çocuğu doğurur; Ted, aynı Sylvia'ya yaptığı gibi, Assia'dan itaatkar bir ev kadını olmasını bekler; ancak Assia'yı, aynı Sylvia'ya yaptığı gibi, çocukların bakıcısıyla aldatır.

Assia, Sylvia Plath ile neredeyse aynı yazgıyı paylaşacağını anladığında derin bir çaresizliğe sürüklenir. Sylvia'nın ölümünden tam altı yıl sonra, 23 Mart 1969'da Assia korkunç bir kararla, Plath'ın intiharını kopyalar. Ancak Assia, Sylvia'dan farklı olarak çocuklarını geride bırakmaz. 4 yaşındaki kızı Shura'ya ve kendisine viski içinde erittiği uyku hapları içirir. Ardından kendisini mutfağa kilitleyip havagazını açarak kızıyla birlikte intihar eder.

Peş peşe hayatındaki iki kadının (ve bir öz kızının) birebir aynı yöntemle intihar etmesi, Ted Hughes'u edebiyat dünyasında ve özellikle feminist çevrelerde adeta bir "canavar" haline dönüştürür. Sylvia Plath hayranları, mezar taşındaki "Hughes" soyadını defalarca kazıyarak silmişlerdir mesela.

Ted Hughes, uğradığı ağır suçlamalara karşı uzun yıllar boyunca sessizliğini korur. Sylvia Plath'in ölümünden sonra yasal olarak hâlâ evli oldukları için Plath'in tüm edebi mirasının hak sahibi olur. Plath'in bazı günlüklerini yok etmiş ve şiirlerini sansürlemiştir.  Ancak ölümünden hemen önce, 1998 yılında yayımladığı Doğum Günü Mektupları (Birthday Letters) adlı kitabında, Sylvia Plath ile olan ilişkisini, tutkusunu ve içindeki pişmanlıkları ilk ve son kez şiir diliyle dünyaya haykırır ve aynı yıl kanserden hayatını kaybeder.

Sylvia Plath’in oğlu da, annesinin ölümünden 46 yıl sonra, 16 Mart 2009'da Alaska'daki evinde kendisini asarak 47 yaşında hayatına son verir. Nicholas, üvey annesi sayılabilecek Assia Wevill'in intihar ettiği günün (23 Mart) neredeyse yıl dönümünde (16 Mart) kendi hayatına son vermiştir.








8 Ekim 2026 Perşembe

Beni sarsan hikayelerden (2): Harriet (Westbrook) Shelley & Percy Shelley

 Harriet (Westbrook) Shelley & Percy Shelley

Percy Shelley, 1811 yılında Oxford Üniversitesi'nden ateizm üzerine yazdığı bir broşür yüzünden atıldıktan kısa bir süre sonra Harriet Westbrook ile tanışır. Harriet, Shelley'nin kız kardeşlerinin gittiği okulda okuyan 16 yaşında zengin tüccar kızı.

Harriet, babasının katı disiplininden ve okul ortamından şikayet eder, intihar düşüncelerinden bahseder. Radikal siyasi ve özgürlükçü fikirlere sahip olan 19 yaşındaki Shelley, Harriet'ı bu baskıdan kurtarma misyonunu üstlenir. Ağustos 1811'de ikili İskoçya'nın Edinburgh kentine kaçarak gizlice evlenir. Bu evlilik, Shelley'nin aristokrat ailesinin tepkisini çeker ve babası şairin maddi desteğini keser.

İlk yıllarda çift Birleşik Krallık genelinde göçebe bir hayat yaşar. Harriet, Shelley'nin idealist radikalizmine ayak uydurmaya çalışır; Fransızca öğrenir ve Shelley'nin siyasi yazılarında ona destek olur. 1813 yılında ilk çocukları Ianthe dünyaya gelir.

Percy’nin Londra’da olduğu bir zaman diliminde, Percynin en yakın arkadaşı Hogg, Harriet ile birlikte olmak ister. Harriet bu girişimi rededer ve durumu eşi Percy’ye söyler. Ancak Percy’den hiç beklemediği bir cevap alır: Percy aslında bu girişimi onaylar, eşine Hogg ile beraber olabileceğini söyler çünkü Shelley, özgür aşkı (free love) ve evliliğin bireysel özgürlüğü kısıtlayan toplumsal bir kurum olduğunu savunur. Harriet ise daha muhafazakar bağ beklentisi içindedir.

Shelley soyut felsefe, şiir ve toplumsal devrim hayalleri kurarken; Harriet daha geleneksel, pratik ve sosyal bir yaşam arzulamaktadır.

Zaten Percy’nin ilgisi evliliklerinin birinci yılında kaybolmaya yüz tutuyor. İlk bebekten hemen sonra da saçma sapan sebeplerden dolayı Harriet’i aşağılar, başka kadınlarla beraber olur, diğer kadınlara onu ve kadınlığını şikayet eder, evliliğinde ne kadar mutsuz olduğunu anlatır.

1814 yılında Shelley, radikal filozof William Godwin ve feminist yazar Mary Wollstonecraft'ın kızı olan Mary Godwin (sonradan Frankenstein'ın yazarı Mary Shelley) ile tanışır. Mary, Shelley'nin aradığı entelektüel ve ruhsal derinliğe sahiptir.

Shelley, Harriet ikinci çocuklarına (Charles) hamileyken, 16 yaşındaki Mary Godwin ile birlikte Temmuz 1814'te Avrupa'ya kaçar. Shelley, tuhaf bir biçimde özgür aşk anlayışı gereği Harriet'ın da kendi yanlarında yaşayabileceğini ve bir "kardeş" gibi hayatlarına katılabileceğini savunur; ancak Harriet bu teklifi rededer.

Harriet, oğulları Charles'ı dünyaya getirır. Shelley ile aralarındaki bağ tamamen kopar.

Kasım 1816'da, Harriet Westbrook ortadan kaybolur. 10 Aralık 1816'da cesedi Hyde Park'taki Serpentine Gölü'nden çıkarılır. Arkasında bıraktığı intihar mektubunda Shelley'ye karşı nefret duyulmamasını istediğini belirtir. Shelley, Harriet'ın ölümünden birkaç hafta sonra (Aralık 1816) Mary Godwin ile resmi olarak evlenir.

Shelley, 1822'de 29 yaşında iken, gemisinin batması sonucu Harriet'ten 6 sene sonra, boğularak ölür.


4 Ekim 2026 Pazar

Kadın olmak: Ne yaparsan yap olmaz

Anne olmanız gerektiği bunun doğanızın bir parçası olduğu, bir bebeğiniz olmaz ise tam kadın sayılmayacağınız söylenir. Anne olmayı seçmez iseniz siz bencil ve eksik bir kadın sayılırsınız. Yaş 30a varmadan bu şarttır. Diyelim ki 40 yaş sonrası anne oldunuz, bu da yetmez, yine eleştiri alırsınız. Bu sefer de niye geç kaldığınız sorgulanır. Bebeğin ve geç anne olmanın zararları (!)  tartışılır. Bebegin olmuyormuydu ki diye çat bir soru gelir. 

Doğan bebeğinize bakmak sizin görevinizdir. Meme vermezseniz belcilsiniz. İşinizi bırakmaz ve bebeği kreşe verirseniz yine belcilsiniz. Aynısı babadan istenmez. Bebeği parka götüren, iki defa havada hoplatan baba alkış alır, ne iyi babadır, ama size kimse övgü ile gelmez, teşekkpr etmez. Annelik hep eleştirilir. Bebeği yanınızda uyutsanız olmaz, kendi bebek yatağında uyutsanız yine olmaz. Çukulata verseniz olmaz, vermezseniz yine olmaz. Kucağa alsanız olmaz, almazsanız yine olmaz. Ne yaparsanız yapın eleştiri alırsınız. 

Kız çocuğu iseniz okula gönderilmezsiniz, evlenecek anne olacaksındır ne gerek vardır. Erkek iseniz okul şarttır. Evlendirilirken size sorulmaz, münasip birine verilirsiniz. Dayak yerseniz sineye çekeceksiniz. Yuvayı siz yaparsınız. Adam başkasına giderse suç yine sizindir. Bebek olduktan sonra hem adama hem bebeğe siz bakarsınız. Anne olursanız evde oturup ev kadını olmayı seçerseniz götünün üstünde oturan üretmeyen kadın, işinize geri dönerseniz bencil kadın ne biçim anne olursunuz. 




Manipülasyon yöntemleri, bilginize..



Bireysel sınırların, özel hayatın ihlal edilmesi ve yalnızlaştırma: Özel hayatınıza ait olan sınırlar ihlal edilmiştir. Siz paylaşmamış olabilirsiniz, daha hazır değilsinizdir belki, ama karşınızdaki özel hayata ait bilgiyi edinmiştir. Evinizi çalıştığınız, gittiğiniz yerleri bilir, arkadaşlarınıza hatta eski sevgililerinize kadar her türlü bilgiye ulaşmıştır. Telefonunuza gelen aramalara, mesajlara, gittiğiniz lokasyonlara kadar bilir. Sürekli izlediğinizi düşünmeye başlarsınız. İçten samimi davranmanız, başkaları ile yakınlık kurmanız hatta onlarla iletişim kurmanız dahi imkansızlaşır. Görüştüğünüz arkadaşlara karışır, onları beğenmez. Önce arkadaşlarınızla sonra da ailenizle olan ilişkiyi sabote eder. Sizi yalnız bırakmak ve gerektiğinde ihtiyaç duyacağınız desteği kesmek niyetindedir. Bunu yaptığında artık onun istediği şeyi yapacak, ondan ayrılamayacak, gidecek yeriniz olmayacaktır. 

Değersizleştirmek: Değersiz hissettirecek ne kadar davranış varsa hepsini yapacaktır. Hakaret edecektir, sizi küçük düşürecek sözler söyleyecektir, görünüşünüzü eleştirecek, verdiğiniz kararlara karışacak, karar verme yetinizi, bilginizi, hayat görüşünüzü eleştirecek, sorgulayacaktır. Kendinin daha akıllı, daha çekici, daha üstün olduğuna sizi  inandıracaktır. Hatta başkalarıni övecek ve sizinle karşılaştıracak, sizde yetersizlik duygusu yaratacaktır. Gözünde değer kazanmak için de siz hep bir şeyleri değiştirecek, hep bir çaba içinde olacaksınız, onun dediklerini yapacaksınız. 

Beklentiyi değiştirmek: Eleştirildiğiniz şeyi değiştirseniz bile, mesela sizi kilolu buluyordur, bunu dile getiriyordur ve siz kilo verdiniz, bu yetmez, eleştiri getirecek başka bir şey bulunur, mesela" kıyafetlerin hoşuma gitmiyor", "o arkadaşını sevmiyorum". İstenilen hiç bitmez, sonu yoktur. 

Love bombing: Ilişkinin en başında sürekli kompliman yapan, hediyeler gönderen bu insan aslında karşısındaki insanın kendini korumak adına aldığı guardları bir çırpıda çok hızlı bir şekilde indirir. Ve yine aynı hızla komplimanları ve hediyeleri kesen bu insan, artık karşısındakini avucunun içine almıştır ve karşısındaki kendisini ilişkinin sadece başında da olsa bu kadar güzel ve özel hissettiren insanın dediğini yapar, ilişki sağlıksız olduğu halde. 

Karşısındakinin kendine güvenini yıkmak: "Seni benim sevdiğim gibi kimse sevemez", "sen sevilmeye layık değilsin", "benden daha iyisini bulamazsın" cümleleri sıkça duyulur. Buna inanan insan ki, sistematik yapıldığında inanır, artık bir yere gidemez, çünkü başkasının onu sevemeyeceğimlne ve değersiz olduğuna inanmıştır. Veya sık sık sistematik olarak  dış görünüşüne ait negatif düşünce belirtir. Aşağı çekmeye, kendinize duyduğunuz güveni yıkmaya çalışır. Değersizlestirir. 

Yalan söylemek ve kabul etmemek: Manipule eden yalan söyler ve yakaladığında bunu örtmek için başka yalanlar söyler, konuyu başka yere çeker, veya kapatır, veya konuyu sizin yaptığınız bir şeye  yöneltir. 

Genelleme ile gelmek: "Beni hiç sevmiyorsun", "bana hiç iyi davranmıyorsun", "sen düşüncesiz bir insansın" gibi bir genelleme ile gelenle tartışmak zordur. Detay tartışılır ama genelleme hayır. Konu tartışmak değildir zaten. 

Konuyu değiştirmek: Kendi yanlış davranışına odaklanmış tartışmayı karşısındakine çevirir. "Peki ya senin yaptığına ne demeli", "geçen gün de sen şöyle demiştin" veya "ya senin anneliğin, onu da tartışalım mı" gibi cümleler olağandır. 

Korkuyu kullanmak: Fiziksel şiddet uygular veya ses tonunda, beden dilinde tehlike içinde olduğunuza kanaat getirirsiniz. Korktugunuz için istenileni yaparsınız. "Bir daha onunla konuşursan senin kemiklerini kırarım", "bir daha bunu yaparsan olacaklardan ben sorumlu değilim" sıkça duyulacak cümlelerden. 

Passive aggression: Memnuniyetsizlik hissedilir ama tartışılmaz, söze dökülmez. Onun yerine memnuniyetsizlik ses tonuna, verilen sert cevaplara yansır. Siz de "niye böyle davranıyor" , "bir şey yapmış olmalıyım ama ne" diye kıvranırsınız. Asla konuyu açmaz, tartışmaz. Size duygusal acı çektirmek, ceza vermek amaçtır. Sırf buna maruz kalmamak için hep iyi davranmaya, sorun yapmamaya başlarsınız. Söylemek istediğinizi bin defa düşünürsünüz. 

Silent treatment: İlişkinizi anlaşamadığınız için kesmek, bitirmek normal. Sakinleşmek için vakit istemek, bir süre yalnız kalmayı tercih etmek de normal. Silent treatment böyle bir şey değil, sessizlik ve uzak durmak ceza olarak kullanılır, istediğini elde etmek, yola getirmek için kullanılır. Kaybetmekten korkan insan istenileni yapacaktır. Bu tür davranışa maruz kalan bir daha olmasın diye hiç bir sorunu yansitmayacaktır. 

Gas lighting: "Yanlış hatırlıyorsun, öyle olmadı" , "yanlış anlamışsın" , "sen hastasın" , "paranoya yapıyorsun", "kafanda kuruyorsun" gibi cümleler sizi gerçeklikten çıkarmak için kullanılır. Kendinizden şüphe duyarsınız. Artık onun dediği şeye inanmaya başlarsınız.

Kelime dağarcığımıza ilerde başka kelimeler de girecektir gibime geliyor, bakalım. 

How I Accidentally Fell Down the GOT7 Rabbit Hole (And Why I Regret Being Late)






I was never into K-pop. Not even a little bit. But music has a funny way of finding you when you least expect it, and my journey down the rabbit hole started with a single Spotify recommendation: DPR IAN.



I instantly loved, not only his music, but also his character: he was creative, he had depth in his videos and the way of his thinking really impressed me. He has such a duality, he is deep and a bit dark, which I love about him. I completely hyper-focused: I listened to every single song and video he ever created, watched every interview, and mentally transported myself straight to Korea.

Then, the YouTube algorithm did its magic. It suggested I check out Jackson Wang.


Once again, the obsession repeated. I dove headfirst into his songs and videos, blasted all of his collaborations and interviews. I was completely blown away by his incredible voice and dancing; and also pure, unshakeable confidence and intelligence. Naturally, I looked up his background and discovered something that changed everything: he was a member of a Korean group called GOT7.

The true turning point happened a bit later. I was playing around with my VR, looking for a new exercise program, when YouTube threw a recommendation my way: a 360° VR video of GOT7 performing "My Home." I recognized the name GOT7 from my Jackson deep-dive, so I figured, why not?



Oh my god. I was completely, utterly, totally and deeply in love. It was such a surreal experience to be in the centre being surrounded by seven guys including Jackson Wang and singing and dancing along with them. How many times did I jump into VR and sing with them, dance with them: million times?

Right after that, YouTube suggested the 360° VR version of "Love Loop." Oh my God, again, what a surreal experience: they were right in front of me singing to me. That was it. I was a goner. I had to know absolutely everything about these seven guys.



I went into full detective mode. I watched every single reality show, listened to every single song, and researched everything from their historic album sales to their fandom, Ahgases. There was just something so magnetic, so uniquely raw about GOT7 that I couldn't ignore. 

But as I dug deeper, a wave of sadness hit me. Why didn't I find them earlier? By the time I discovered them, they had already released "NANANA" and most of them were focusing heavily on their solo projects, and plus two of the members were doing their mandatory military service. I felt so late to the party, wishing so badly that I could see them all together again. However, knowing they were fractured by duty meant I just had to be patient. While I waited, I kept the fire alive by creating endless playlists of my absolute favourite GOT7 tracks: Page, Face, Begging on My Knees, Follow Me, My Home, Karma, You are, Teenager, Thursday, I am Me, Aura, Crazy, If, and Runaway. I played them on loop, dreaming of the day they would finally reunite. 

Then, the military era was finally over, and the moment I had been waiting for arrived. I thought, Finally, I'm going to experience them in real time. I'll get to see how Ahgases react!

Out of nowhere, they dropped the teaser pictures for their comeback album. I remember screaming like crazy! The anticipation was intense, but my patient waiting paid off.

Suddenly, "Python" was here.



By this time, I was fully familiar with the K-pop structure. I wasn't just a casual observer anymore; I knew exactly what to look for. And GOT7 delivered absolutely everything. The stunning music video, the incredible music show stages, the chaotic reality show appearances, the announcements of concerts in Seoul and Thailand, and to top it all off, a full group appearance on Killing Voice. 



Watching them sing all their hits live, unified as seven, was everything I had ever hoped for. After feeling like I missed out for so long, I was finally experiencing the magic as it happened. I was, without a doubt, the happiest Ahgase alive.

While I truly love and support all of their solo endeavours, nothing on earth compares to the group. Because when the seven of them are in the same room? It’s pure, undeniable magic.

Looking back at my journey, I finally get why this fandom is, Ahgases are so fiercely loyal. If you’re reading this and wondering how a self-proclaimed K-pop sceptic fell this hard, let me break down exactly why you can't help but fall head-over-heels for GOT7:

Pulling GOT7: 
K-pop contracts are scary, and the infamous "7-year itch" breaks up a lot of groups. But GOT7? They looked the industry in the eye and said, "Not today." When their contracts ended in 2021, they left their massive agency together, fought a legal battle to keep the rights to their name, and stayed as whole unit. They literally chose each other. If that isn't true soulmate behaviour, I don’t know what is!

They are Living, Breathing Chaos: 
If you think K-pop idols are always perfectly polite and quiet, GOT7 will shatter that illusion in five seconds flat. Between Jackson being the king of dramatic reactions, BamBam roasting everyone in sight, and the rest of the guys treating their leader Jay B like a human playground, watching their reality shows is like hanging out with a chaotic group of friends who drank way too much iced americano. Your face will hurt from laughing. 

A Global Friend Group That Speaks Your Language: 
Having members from South Korea, Hong Kong, Thailand, Taiwan/the US means they are the ultimate global squad. They switch between Korean, English, Thai, Cantonese and Mandarin so fast it’ll give you whiplash. No matter where you are in the world, one of these boys is ready to comfort you (or make fun of you) in a language you understand. 

Their Music Glow-Up is Unreal: 
They started out in 2014 doing backflips and martial arts tricking on stage (absolute legends, honestly), gave us the ultimate self-love anthem with Just Right, and then aged like fine wine into this incredibly smooth, late-night R&B vibe. From older masterpieces, like Follow Me, My House, to the absolute hypnotic masterpiece Python, there is a GOT7 song for literally every single mood. 

Seven Total Overachievers: 
The cool thing about GOT7 is that they aren't just a group; they are seven individual powerhouses. They write and produce their own music now. Plus, outside the group, Jackson is running a fashion empire and making cinematic solo albums, Jinyoung is crushing it as an actor in massive K-dramas (and I watched them all!), and the others are dropping incredible solo tracks. They’re basically a group of CEOs who happen to be best friends - nah, brothers really, as they describe each other.


The Fandom (Ahgases/IGOT7 - meaning baby bird) is a Literal Warm Hug: 
Coming late into a massive fandom can feel super intimidating, but Ahgases are a completely different breed. They don’t care if you've been here since day one or day one thousand; they just open the door, hand you a green lightstick, and welcome you to the family, to be precise, to the nest. Finding a community that is this kind, supportive, and fiercely protective and loyal to the boys made me realize that being an Ahgase isn't just about loving a music group: it’s about finding a global family where you instantly belong. 


I may have found them late, but I am here for the long haul. I am an Ahgase, and an Ahgase forever. IGOT7 and GOT7 forever! 💚🐥

Now, seriously, where can I find and buy the lightstick? And when are you coming to my hometown for a concert? 


26 Eylül 2026 Cumartesi

Beni sarsan hikayelerden: L'amant/The Lover



"Sana olan aşkım ilk günkü gibi, hiç değişmedi. Seni hâlâ seviyorum, seni ölene kadar seveceğim."

Bu sözler, edebiyat dünyasının en sarsıcı, en melankolik başyapıtlarından birine ait: Marguerite Duras’nın Sevgili (L'Amant) romanına. Birçoğumuz bu hikâyeyi 1992 yapımı o ünlü sinema filmiyle tanıdık: The Lover. Ancak beyaz perdenin ve bir kitap sayfalarının arkasında, kurgudan çok daha karanlık, çok daha trajik gerçek bir hikaye var. Bugün size; sömürgeciliğin, ırkçılığın, parçalanmış bir ailenin, zalimliğinin, sosyal baskıların ve tüm bu yıkımın ortasında yeşeren yasak bir aşkın gerçek hikâyesini anlatacağım. 

Yıl 1929. Yer, Fransız sömürgesi altındaki Vietnam. 15 yaşındaki Marguerite Duras için hayat bir cehennemden farksızdı. Babasını kaybetmişti. Annesi, akıl sağlığını yitirmek üzere olan, sürekli paraya sıkışmış bir öğretmendi. En büyük abisi ise tam bir felaketti; afyon bağımlısıydı, hırsızlık yapıyordu ve evde hem Marguerite’e hem de küçük erkek kardeşine acımasızca fiziksel şiddet uyguluyordu. Aile, derin bir sefaletin ve şiddetin pençesindeydi. 

Böyle bir kaosun ortasında, okuluna gitmek için Mekong Nehri'ni geçen bir feribotun güvertesinde duruyordu Marguerite. Başında büyük bir erkek fötr şapkası, üzerinde eski bir ipek elbise ve ayağında yaldızlı ayakkabılar vardı. Kıyafeti rüküş, duruşu ise büyüleyiciydi. Tam o sırada feribotta, siyah lüks bir limuzinin içinde oturan 27 yaşında, şık giyimli Çinli bir adamın dikkatini çekti. Bu adam, bölgenin en zengin iş insanlarından birinin oğlu olan Huỳnh Thủy Lê idi. Muazzam bir servetin içine doğmuş, Paris'te eğitim almış, görünürde her şeye sahip bir adam; ancak kendi hayatı üzerinde söz hakkı olmayan, katı geleneklerin ve babasının gölgesinde sıkışıp kalmış kırılgan bir ruh. 

Adam limuzinden inip kızın yanına çekinerek, adeta ürkerek geldi. Dış dünyadaki tüm kötülüklerden kaçıp sığındıkları, zamanın durduğu Saigon'da bir bekar odasında 18 ay boyunca devam edecek aşk hikayesi böyle başladı. 

Ancak bu ilişki sadece iki insan arasında yaşanmıyordu; arkasında sömürgeciliğin ve ırkçılığın yüzü vardı. Marguerite sefalet içinde yaşayan beyaz bir sömürgeciydi; adam ise Fransa’da eğitimini tamamlamış yerli ve çok zengin bir Asyalıydı. Dönemin katı kurallarına göre beyaz bir kadının bir Asyalı ile birlikte olması en büyük utanç, en büyük tabuydu. Küçük Sa Đéc kasabasında, lüks bir limuzinde gezen bu iki gencin ilişkisini aslında tüm kasaba biliyordu ve büyük bir skandal olarak konuşuluyordu. 

Marguerite’in ailesi bu gizli ilişkiyi fark etmekte gecikmedi. Ancak kızlarını korumak yerine, kendi avantajlarına çevirdiler. Huỳnh Thủy Lê, ailenin tüm borçlarını ödedi, onları lüks restoranlarda ağırladı, abisinin kumar ve afyon borçlarını kapattı. Fakat Marguerite’in ailesi adamın parasını büyük bir iştahla yerken, onunla aynı masada otururken bile yüzüne bakmıyor, onu insan yerine koymuyorlardı. Marguerite bu adama karşı duygusal bir duvar örmüştü. Ona, "Seni sevmiyorum, sadece paran için buradayım" diyordu. Huỳnh Thủy Lê ise çaresizce aşık olduğu bu küçük kızın kollarında, hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka bir şey yapamıyordu. 

Ancak adamın geleneklerine bağlı babası bu ilişkiyi kesin bir dille reddetti ve oğlunu, daha 10 yıl öncesinden ailesi tarafından planlanmış geleneksel evliliğe zorladı. Huỳnh, kendi statüsündeki çok zengin 17 yaşındaki Nguyễn Thị Mỹ ile evlenmek zorundaydı. 

1932 yılında, bir limuzinde başlayan ve o bekar odasında devam eden 18 aylık gizli ilişki trajik bir şekilde Nguyen evlenmeden hemen önce son buldu. Ayrıldılar. 

Marguerite için artık Fransa’ya dönme vaktiydi. Gemi limandan yavaşça ayrılırken, genç kız uzaklarda, rıhtıma park etmiş o tanıdık siyah limuzini gördü. Huỳnh Thủy Lê arabadan inmemişti ama oradaydı; sessizce, camın arkasından aşkının gidişini izliyordu. 

O gece açık denizde, gemideki yolculardan biri Chopin’in bir valsini çalmaya başladığında, Marguerite’in yıllarca ördüğü tüm duygusal duvarlar bir anda yıkıldı. Güvertede hıçkıra hıçkıra ağlarken, hayatının en acı gerçeğiyle yüzleşti: Ona aslında sırılsıklam aşıktı. 

Marguerite kendisi
Marguerite Fransa'ya döndü ama hayatı hiçbir zaman durulmadı. Hukuk  okudu, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direnişi'ne katılarak ölümün kıyısından döndü. Evlendi, boşandı ve ağır bir alkolizm savaşı verdi. Ama ne yaparsa yapsın, Saygon'daki o gizli odayı ve o kokuyu zihninden söküp atamadı. Daha sonra o müthiş kitabını yazacakti. 

Huỳnh Thủy Lê ise Vietnam’da babasının istediği kadınla evlenmiş, 5 çocuk sahibi olmuş ve saygın bir iş insanı olarak hayatına devam etmişti. Ama 1940’ların sonunda, eşiyle birlikte Paris'e bir iş seyahatine geldiğinde, Huỳnh, Marguerite’in numarasını buldu ve onu aradı. 

Huynh kendisi
Telefondaki ses titriyordu. Sadece sesini duymak istediğini, onun büyük bir yazar olduğunu gururla takip ettiğini söyledi. Ve konuşmanın sonunda, yıllarca sonra bile odadaki kokusunu taze tutacak o unutulmaz itirafı yaptı: "Sana olan aşkım ilk günkü gibi, hiç değişmedi. Seni hâlâ seviyorum, seni ölene kadar seveceğim." Bu onların son teması oldu. 

Yıllar sonra Marguerite Duras, zihninden bir türlü söküp atamadığı bu gençlik sancısını nihayet satırlara dökmeye karar verdi. 1984 yılında, 70 yaşındayken o unutulmaz başyapıtı, "Sevgili" (L'Amant) romanını yazdı. Kitap dünya çapında milyonlarca sattı, Fransa'nın en prestijli edebiyat ödülü olan Prix Goncourt'u kazandı. 

Bu muazzam başarı, sinema dünyasının da gözünden kaçmadı ve 1992 yılında yönetmen Jean-Jacques Annaud tarafından sinemaya uyarlandı: The Lover. Film kapalı gişe oynuyordu.

Ancak tüm bu ışıltılı şöhretin, vizyona giren filmlerin ve ödüllerin arkasında Marguerite’i bekleyen sarsıcı ve paramparça edici bir gerçek vardı. Roman yazılıp film dünyaya yayıldıktan sonra Marguerite Duras, hayatının en acı haberini aldı: Büyük aşkı Huỳnh Thủy Lê, aslında film setlerinden, bu küresel şöhretten ve hatta Marguerite’in o kitabı yazmasından bile çok önce... Takvimler 10 Ağustos 1972'yi gösterdiğinde, doğup büyüdüğü Sa Đéc'teki o görkemli nehir kenarı malikanesinde, ani bir hastalık nedeniyle sessizce hayata gözlerini yummuştu. Marguerite, telefondaki o sesin aslında çok uzun yıllar önce sustuğunu, adamın bu dünyadan çoktan göçüp gittiğini her şey bittikten sonra öğrenebilmişti. Huỳnh Thủy Lê, o malikanede son nefesini verirken bile aklında ve kalbinde sadece Mekong Nehri’ndeki o 15 yaşındaki genç kız vardı. 

Onun ölümünden kısa bir süre sonra, 1975'te Vietnam Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte, komünist rejimin gelişiyle ailenin tüm mal varlığına ve o ünlü malikaneye devlet tarafından el konuldu. Huỳnh'in dul eşi ve 5 çocuğu, her şeylerini geride bırakarak mülteci olarak Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçmak zorunda kaldılar. Eşi Nguyễn Thị Mỹ, yıllar sonra 2004 yılında Amerika'da sürgünde hayatını kaybetti. 

Bugün Vietnam'a giderseniz, Huynho'nın doğup büyüdüğü ve öldüğü görkemli malikane, Mekong Nehri'nin çamurlu suları ve Marguerite'in annesinin öğretmenlik yaptığı okul binası hâlâ yerli yerinde duruyor. Hatta malikenin duvarlarında Huynh ve eşinin ve Marguerite’in resimlerini görebilirsiniz. 

İki aşık bu dünyadan göçüp gitmiş olsa da, Huỳnh Thủy Lê’nin telefonda söz verdiği gibi; bu aşk ölüme, savaşlara, sürgünlere ve habersiz geçen onca yıla rağmen asla bitmedi. Sayfaların arasında ve beyaz perdede, ve hatta Huynh'ın doğup büyüdüğü ve öldüğü evin duvarlarında, sonsuza kadar canlı kaldı.

 


18 Ağustos 2024 Pazar

Demans

Sabahları çok erken kalkıyorum. Yapacak çok şeyim var biliyorum. Hep aynı şeyleri aynı sıra ile aynı saatte yapacağım. Makine gibiyim. Duygu yok. Sorumluluklar listesi beni bekliyor. Uyandığımda panik, korku ve endişe var.

Sıcak tadlandırılmış suyunu hazırlıyorum. Porridge yiyecek, sabahları onu pişiriyorum. Odasına giriyorum. Uyumamış veya torbasını çektiyse yine? Kapısında kalbim çarpıyor, daha kötüsü, ya ona bir sey olduysa veya öldüyse. Kapıyı açıyorum, uyumamış ama olsun, oh diyorum, bu sabah da hayatta. Kolostomi torbasını ve sondasını boşaltıyorum. Yukarıya çekiyorum bedenini, aşağıya kaymış yine. Güler yüzümle "günaydın" diyorum. Benim kim olduğumu bilmiyor, gözlerinden anlıyorum. Biraz konuşuyoruz. "Babacığım" dediğimde rahatlıyor içi. Kızı olduğumu anlıyor. Kahvaltısını veriyorum. Bol su içmeli. İlaçlarını da aldı mı,  biraz nefes almaya vaktim oluyor. En sevdiğim zaman dilimi. Haftada bir kaç sefer üstünü değiştirip temizliyorum bedenini, yatağa bağımlı bir hayatı var artık. Torbasını çektiyse bütün yatak değişmeli, zor bir iş bu. Tek başına onu döndürüp, altından çarşaf, yatak koruyucu çekmek, üstünü değiştirmek çok zor. Haftada bir kaç sefer de kolostomi torbasını değiştiriyorum. Kalın bağırsaklarını aldılar. Yarım seneden fazladır beceremedim bu işi, ama sanırım artık oluyor. Proteinlerini, supplement besinlerini, bolca suyu, vermeliyim gün boyunca, hepsinin vakti var. Unutma unutma diyorum kendime. Onu hoş tutmak, sohbet etmek, bir başka iş. Sabırla aynı soruları cevaplıyorum. Televizyonunu seviyor, buna seviniyorum. Eski Yeşilçam filmlerini, en çok Türkan Şoray'ı seviyor. Kaç defa seyrettik aynı filmi, ama her gün yeniden ilk defa seyrediyor gibi seyrediyor. Bazen hüzünleniyor, ama bulamıyor niye üzgün oldugunu. Annemi hatırlamış olabilir mi? Duvara eski resimleri koydum, ona gözü kayıyor, evet annemi hatırladı. Bazen annem zannediyor beni, bazen Türkan Şoray.

Ben babamı aslında bir kaç yıl önce kaybettim. Simdi onun bedeninde bambaşka biri var. Ona alışıyorum. Olsun, bedeni sıcak, hala benimle. Demans ne zor bir şey. Belki onun için zor değil, farkında olduğunu sanmıyorum. Ama her geçen gün eriyen babamı görmek benim için en acı şeylerden. 

23 Ocak 2024 Salı

narsicisst

Narsisist insanı tanıyorum. Karşımdakinin bir narsisit olduğunu anında görebiliyorum. Belli davranış kalıpları var, kurduğu belli cümleleri var. O yüzden anlamak zor değil. Daha genç olsaydım, hayat tecrübem bu kadar olmasaydı, anlayamazdım belki de, bilemiyorum. Ama durum öyle değil. Şıp diye anlıyorum. 

Karşınızdakinin bir narsisist olduğunu anladığınızda yapacağınız tek şey var: hemen oradan koşarak uzaklaşmak. Narsisist insan için yapabileceğiniz bir şey yok, tedavisi değilsiniz, cevabı değilsiniz, onu değiştiremezsiniz. Kalırsanız, kendinizden kaybedeceğiniz çok şey var. Kendinizi kaybedeceksiniz, kim olduğunuzu unutacaksınız, kendinize olan güveniniz yerle bir olacak, kendinizden aklınızdan kuşku duyacaksınız, ve ne kadar onun yanında kalırsanız o kadar uzaklaşmak mümkün olamayacak. Hemen kaçmak, bütün iletişimi kesmek tek yol.

Bunları biliyorum. Ama narsisist ailemde. Kaçmak, kurtulmak, iletişimi kesmek imkansız.

Bir gün yapacağım. Ama şimdi değil..... 

3 Ocak 2024 Çarşamba

Her şeyi değiştiren dört şey

Her şeyi değiştiren dört şey var hayatımda.
Güneş, duş, koşmak ve müzik.
Düşünsene sabah güneş var, açmış gülmüş yüzünü sana. Koşmaya çıkıyorsun, koşarken müzik dinliyorsun ve sonra eve gelip duşunu alıyorsun. Aynı gün içinde hepsi birbirini takip ederse bu harika olur, ama birbirinden ayrı da olsalar olur. Kötü hissettiğimde aldığım duş sonrası o kadar da kötü gelmiyor aynı şey. Veya kötü uyanılmış bir sabahda, güneş doğmuşsa, değişiyor içimdeki koyuluk. Koştuğumda kafamdaki her şey yerine oturuyor mesela. Ya müzik, o işte en güzeli. Bir anda değişiyor dünyam. Epeydir müzik dinlemediğimi farkettim geçen gün. Ve sonra bir melodi ile değişti dünyam. Var mı müzikten başka boylesine mükemmel bir büyücü?

İyiyim. Sevdiğim başka bir şeyi yapmaya gidiyorum birazdan. Saçlarımı kestireceğim... 

2 Ocak 2024 Salı

Ama sonra bir koku, bir cümle, bir manzara, bir insan, bir bakış, bir melodi...

Hiç bozulmayan bir saat gibi, bir makine gibi devam ediyorsun... Ama sonra bir koku, bir cümle, bir manzara, bir insan, bir bakış, bir melodi... Her şeyin yeri değişiyor. 

Soaked in glitter, never been so better

Uzun zamandır yazmıyordum. Sanırım beni heyecanlandıran bir şey olmadığı için. 

Derken bir şarkı duydum. Sanki uyanmak için bu anı bekliyormuşum. 

Milyonuncu kez dinliyorum sanırım, bu cümleleri yazarken bile. 


Evet, uyandım. So I say a big hello! 



"Soaked in glitter, never been so better
Danced away my feathersLook at me in my leather (undressed)" 




17 Kasım 2022 Perşembe

Herkesin annesi

Annemin doğum gününe iki gün kala, seyrettiğim bir Netflix dizisinde, dedi ki bir kadın, "annen sana, nasıl bir anne olacaksın onu öğretir". Düşündüm. Benim annem kendini unutmuş, hep başkası için yaşayan, kendini başkalarına adamış bir kadındı. Evet, ben de herkesin annesiyim şimdi, tam da onun gibi.

Bunu istediğimi sanmıyorum, ama kaçışım yok sanki. Bana biçilmiş bir rolü, istemediğim bir karakteri yaşıyorum sanki. 

5 Nisan 2021 Pazartesi

Benevolent sexism

Sexism ile baş edebiliriz, cümleler açıktır nettir, negatif bir ayrım yapar cinsiyetler arasında. Ama benevelont sexism ile baş etmek zor. Çünkü görünürde söz konusu  cinsiyet için güzel (!) bir şey söyleniyordur, içindeki sexism pek anlaşılmaz, ama altında cinsiyetçi roller tanımlanmıştır ve bir ayrım vardır. 

Örnekleyelim konu açılsın:

İş mülakatınızda "bu projeye bir kadın eli değsin istiyoruz" gibi bir cümle kurulmuş ise mesela. Hoş geliyor kulağa değil mi, ama öyle değil. Çünkü bu işte başarılı olup olmayacağınız, geçmiş iş tecrübeniz, aldığınız eğitim sorgulanmıyor.  Sadece kadın olduğunuz için bu işi yapabileceğinizi düşünüyorlar. Sadece kadın olduğunuz için, altını çiziyorum, başka bir nedeni yok. 

Başka bir örnek. Çokça karşılaştığım ve  karşı çıktığım, eleştirdiğim bir örnek:
"Kadını eğitmeliyiz çünkü çocukları anne yetiştirir. Düzgün bir nesil eğitimli anneden geçer".  Kadını eğitmeliyiz, kız çocukları okula gitmeli, güzel geliyor kulağa değil mi, ama alt tonu hiç de güzel değil. Kadınları okula düzgün çocuklar yetiştirsinler diye gönderiyoruz, eşit eğitim hakkını bu yüzden savunuyoruz, çocuk yetiştirmek sadece annenin, kadının görevidir diyoruz, kadını anne olmak ve çocuk bakmak ile sınırlıyoruz. Oysa kadının eşit eğitim hakkını savunurken bunun insan haklarından biri olduğunu savunmalıyız, iyi bir eğitim öğretim ile kendi ayakları üzerinde güçlü durabilmesini ve eğitim ve öğretim yoluyla sosyal, ekonomik ve politik hayata eşit olarak iştirak edebilmesini savunmalıyız. Çocukları iyi yetiştirmek için değil.

Başka örnekler var elbet. Mesela: 
"Kadınlar daha şefkatli, daha sabırlı ve daha sevgi dolu; o yüzden öğretmenliği, hemşireliği en iyi kadınlar yapar"
"Kadınlara otobüste yer vermeliyiz"
"Kadınlar evlerine daha iyi bakar, daha temizdir, daha düzenlidirler."
"Kadınlar narindir, kadınlar çiçektir."
"Kadın vücudu daha estetik, daha güzel." 

2 Nisan 2021 Cuma

Backhanded compliments

Backhanded compliments. 
Türkçesi nedir bilmiyorum ama bahsetmek istiyorum. Hani şu iltifat mı ediyor hakaret mi pek bilemediğimiz, duyduğumuzda tam olarak ne hissediyor olduğumuzu anlayamadığımız sözde-güzel cümleler.

Örnek vereyim de konu aydınlığa kavuşsun.

"O sınavdan bu kadar yüksek not alacağını hiç beklemiyordum. Tebrikler."

"Keşke ben de senin gibi vurdumduymaz olsaydım, o zaman bu kadar canım yanmazdı"

"Bu saç modelin çok daha güzel olmuş"

"O kadar güçlüsün ki, o kadar bağımsız ve özgür yaşıyorsun ki - ondan birini bulamıyorsun ve yalnızsın"

"Makyaj sana çok yakışıyor, makyaj yapınca o kadar solgun gözükmüyorsun"

"Sana gıpta ediyorum, hiç sorumluluk almıyorsun"

"Yaşına göre çok güzel gözüküyorsun"

"Fotoğraflarda çok güzel çıkıyorsun"

"Bravo o adamı nasıl da kaptın! Çevresinde onca model varken" 

"Yüzünde hiç kırışıklık yok ne güzel, kilolusun ya, kırışıklığı göstermiyor kilo." 

"O işi nasıl aldın ya! Çok şanslısın."

Love bombing, gas lighting, silent treatment vs

Sağlıksız ilişkilerde tanık olacağımız bazı davranışları kısaca tanımlamak istedim. 


Love bombing - sevgi duyduğunuz insana tabii ki güzel sözler söyleyeceksiniz, belki hediyeler alacaksınız, çiçekler göndereceksiniz ama bu farklı. İlişkinin hemen başında sürekli ve aralıksız size "hayatımın aşkımsın" , "senin gibi bir insan tanımadım ben daha" , "sana tapıyorum" , "sensiz olamam", "sen mükemmelsin" gibi sözler söyleniyor ve evinize, iş yerinize sürekli hediyeler, çiçekler geliyor ise bir düşünmelisiniz. Çünkü sizi daha tanımayan bu insan, sizi avucunun içine  aldığından emin olduktan hemen sonra o çıktığınız yerden sizi indirecek: komplimanlar, güzel sözler, hediyeler, çiçekler bitecek ve siz yere çakılacaksınız. İlerisinde de ilişkinin başında bu tattığınız vazgeçilmezlik duygusunu yakalamak için onun bütün yanlışlıklarını görmezden gelip her defasında affedecek, ilişkiden çıkamayacak ve bitiremeyeceksiniz. Sağlıksız ve toxic olduğunu bile bile.

Gaslighting - bir sorunu dile getirdiğinizde karşınızdaki yanlış hatırlıyor olduğunuzu, olayın öyle olmadığını, kendisinin böyle bir şey hatırlamadığını, sizin bunu uydurduğunuzu söylüyor; hatta sizi delirmiş, aklını kaçırmış, alıngan, kafayı yemiş, paranoyak diye tanımlıyor ve tartışmaktan çekiniyor, konuyu böyle kapatıyor ise büyük bir ihtimal gas lighting'in içindesiniz. Sistematik yapılan bu davranış sonucunda kendine olan güveniniz yıkılacak, kendinizi sık sık sorgulayacak, hatta kendinizi "delirdim mi", "gerçekten ben mi uyduruyorum" diye sorgulayacaksınız. 

Silent treatment/passive aggression - bir sorunu dile getirdiğinizde size cevap vermiyor, iletişimi kesiyor, hatta sizi sessizlikle cezalandırıyor ise bu silent treatment'dır. Bu insanla sorunu çözmeniz imkansız. Hatta bir kaç kereden sonra artık susacak, problemi ifade etmeyi bırakacaksınız. Çünkü sizi sessizlik ile eğitmiş olacak. Passive aggression ise sorunu size ifade etmeyen bu insan size hissettiği kızgınlığı sesinde ve verdiği sert cevaplarda gösterecektir ve hep siz "bu sefer ne yaptım, ne oldu, ne yapmış olabilirim" diye kendinizi yiyeceksiniz. Burada sorunumuz iletişim bozukluğu. İlişki içindeki sorun dile getirilmeyecek ve bu yüzden çözülmeyecek, anlaşmak ve  bir noktada buluşmak mümkün olmayacaktır. Diğer taraf ise kendini suçlu hissedecektir.

Guilt tripping - Yanlış bir şey söylemediğiniz veya yapmadığınız halde kendini kurban gibi gösterecek ve sizi suçlu hissettirecektir. "Beni zaten kim sevdi ki" , "ben zaten sevilmeye layık değilim" , "bana zaten kimse iyi davranmaz ki sen yapasın" gibi cümlelerle gelen insan size bu taktiği uyguluyordur ve sizi suçlu hissettirecek ve istediğini yaptıracaktır. 

3 Mart 2021 Çarşamba

Kadının kaderi nerede hangi soruda

Kadın olarak doğuyorsun. Okula göndermiyorlar, aileye daha fazla yük olma diye ve biraz da başları senin yüzünden bir belaya girmesin diye hemen elden çıkarıp bir adama veriyorlar. Hayatın boyunca çocuk doğurup hem çocuklara hem adama hizmet ediyorsun. Karşılığı dayak, zorbalık, aldatılmak, üstüne gelen kuma.

Veya... 

Kadın olarak doğuyorsun. Okula gönderiyorlar. Kariyer yapıyorsun. Ayaklarının üstünde duruyorsun. Ama kafanın etini yiyorlar, evlenmelisin çocuk yapmalısın diyorlar. Sen de bir adam bulup evleniyor ve daha fazla beklemeden çocuk yapıyorsun. Hayatın boyunca hem adama hem de çocuklara hizmet ediyorsun. Karşılığı dayak, zorbalık, aldatılmak.


Hep aynı yere geliyor ise kadın, nerede hangi karar yanlış, kadının kaderi nerede, aldığı hangi kararla değişebilir? 

Aşık olmayacak? 
Evlenmeyecek? 
Çocuk yapmayacak? 
Kariyerini bırakmayacak? 


19 Ocak 2021 Salı

Romantik komediler

Romantik komedilerden ne öğreniyoruz?

Erkek için değişmek gerekmektedir. O gözlükleri çıkarıp, saçlarınızı büyük ihtimal sarıya boyamanız ve gradrobunuzu değiştirip o dayanılmaz sexy kadına dönüşmeniz şarttır. Doğal haliniz onun size aşık olması için yetmez, adam sizi olduğunuz gibi, göründüğünüz gibi sevemez.  

Şayet güçlü kariyer kadını iseniz aşkı yakalamanız imkansızdır. Aşk için nazlı, şuh, kadın gibi kadın (!), feminine ve muhtaç olmanız şarttır. 

Aşık olduğunuzda onu itmeniz, ona karşı koymanız ve ondan kaçmanız gerekir.  Kadının sizi uzunca bir süre terslemesi, kolay elde edilmemesi, hemen evet dememesi aşka değer olduğunun kanıtıdır.  Erkek sizi iterse, ilişkiye karşı durursa, aranıza duvar örerse bu sizi gerçekten seviyor ve bu sevgiden korkuyor diyedir. 

Asıl adam, seks yapan, önüne geleni yatağına atan aşktan kaçan ama içinde gizli gizli aşkı arayan ama bir türlü bulamayan bir seks machine dir - ta ki sizinle karşılaşana kadar. Bu adamı ancak sizin değiştirme kabiliyetiniz vardır - evet bu adamı ancak sizin gibi romantik sevgi dolu bir kadın, yeterince beklerse ve inat ederse, aşk adamı yapabilir. 

Kadını kazanmanız için daha önce kimsenin düşünemediği bir şey yapmanız gerekecektir. Mesela sokağını güllerle doldurmanız, hep görmek istediği o yere özel jetinizle götürmeniz, evinin önünde mumlarla adını yazmanız, kar seviyor diye Temmuz ayında evinin üstüne kar yağdırmanız olmazsa olmazdır. 

Stalking normaldir. Sizi sokağınızda bekleyebilir, hangi clubda olduğunuzu bulabilir, hatta karşınıza çıkabilir. Evinizin adresini bulup evinize tonlarca çiçek gönderebilir. Beni kabul etmezsen bu köprüden atlarım diyebilir. Sertçe kendine çekebilir, öpebilir, sen benimsin diyebilir. Normal hayatta hemen polisi cağıracagımız durumlar romantik filmlerde sevimlidir.